KESK 11. OLAĞAN GENEL KURULU 19-20-21 OCAK TARİHLERİNDE GERÇEKLEŞTİRİLDİ

357

Emek, barış ve demokrasi mücadelesinde kaybedilenlerin anısına saygı duruşu ile başlayan KESK 11. Olağan Genel Kurulu, Ankara’da Türkiye Barolar Birliği Kongre ve Kültür Merkezi’nde emek, meslek örgütü, siyasi parti, demokratik kitle örgütü ve uluslararası sendika temsilcilerinin de katılımıyla, “Geçmişten geleceğe mücadelemiz sürüyor, sürecek” şiarıyla 19-20-21 Ocak tarihlerinde gerçekleştirildi.

Yeni dönem için görev alacak olan KESK Merkez Yürütme Kurulu’na Sema Pınar, Sevgi Yılmaz, Bahadır Berdicioğlu, Ahmet Karagöz, Ayfer Koçak, Döne Gevher Koyun ve Erdal Karakuş seçildi.

Açış konuşmalarını KESK’in Eş Genel Başkanları Şükran Kablan Yeşil ve Mehmet Bozgeyik yaptı. Şunlar ifade edildi:

DÜNYA KAPİTALİZMİ EMEK SÖMÜRÜSÜYLE BESLENİYOR:

Kapitalist sistem, dünya genelinde politik, ekolojik ve pratik sınırlarında ağır bir bunalım, aynı zamanda bir başkalaşım yaşamaktadır. Sömürüde sınır tanımayan, yüzyıllar içerisinde ezilenlerin bedeller ödeyerek elde ettiği ve bugüne kadar getirdiği kazanımlara büyük bir saldırı başlatan, bölüşüm ilişkilerinde toplumun çok büyük bir bölümünü “gereksizler” olarak gören, siyasal, ekonomik, kültürel, ahlaki, kısacası her açıdan çürüyen, kokuşan kapitalizm, kendi ürettiği krizin bedelini bir kez daha insanlığa, doğaya, evrene ödetmek istemektedir.

Kamusal hizmetleri büyük oranda özelleştiren, elde ettiği milyonlarca patent ile tekelleşmeyi hiç olmadığı kadar genişleten kapitalizm, ortak müşterekleri de talan etmekte, yağmalamaktadır.

Eurostat araştırmasına göre; pandemiden bu yana, AB genelinde şirketler karlarını reel olarak arttırmış ve GSYH içindeki kar paylarını yüzde 4 oranında yükseltmiştir.

Avrupa Merkez Bankası verilerine göre ise, artan şirket kar marjları tarafından yönlendirilen enflasyon nedeniyle işçilerin mevcut ücretlerinin değeri düşmektedir. Dünya genelinde elde edilen tüm veriler bir kez daha göstermektedir ki, kapitalizmin krizinden şirketler zarar etmemekte, aksine kar oranları artmaktadır.

Dönemin belirleyici bir diğer özelliği, dünya pazarının bilişim devrimi eşliğinde hiçbir ekonomik ve siyasal birimin, aktörün dışında kalamayacağı ileri ve organik bir bütünleşme düzeyine ulaşmış olmasıdır. Üretimin büyümesi, hizmet, ticaret, finans vb. etkinlikleri ağlarla birbirine bağlı, tek ve organik dünya pazarında gerçekleşmektedir. Tüm sermaye grupları, ulus devletler tek dünya pazarında, eşitsiz, karmaşık, değişken, ama aynı zamanda küresel, birbirine bağlı bir işbölümü ve mübadele içinde hareket etmektedirler.

Jeopolitik ve ekonomi politik gerilimin temelinde pazarın ve kapitalist üretim ilişkilerinin değişen niteliği ile dünyanın ulus/ülke devletler biçimindeki varoluşu vardır. Sermayenin hareketi, ülke devletlerini aşmakta, tek dünya pazarı ve küresel bütünleşme dünya devleti talep etmektedir. Kapitalizm bu isteğe yanıt verememektedir.

Dünyamız, Covid 19 salgınının, Ukrayna savaşının net çizgilerle görünür kıldığı ağır bir kapitalist uygarlık bunalımının içindedir. Bu kriz içerisinde dünyada otoriterleşme, yoksullaştırma, savaş politikaları güç kazanmıştır. Sıcak savaşlar art arda yaşanmaya, küresel jeopolitiğin fay hatları gürültüyle kırılmaya başlamıştır. Kapitalizmin artık bir uygarlık krizine dönüşmüş son krizinin her alandaki sonuçları daha görünür, hissedilir biçimde tecrübe edilir olmuştur. Savaşların yanı sıra yıkıcı iklim olayları, dünya coğrafyasının tamamında yaşanan yangınlar, seller, depremler vb. ile ortaya çıkan manzara alarm zillerini çaldıracak hale gelmiştir.

KAPİTALİZM VE PANDEMİ GERÇEĞİ:  

Dünya’da Covid 19 pandemisinin başlangıcında “hepimiz aynı gemideyiz, pandemi sınıf farkı dinlemiyor, herkesi eşit şekilde etkiliyor” ifadeleri yaygındı, ancak zaman ilerledikçe pandeminin aslında salt tıbbi bir sorun olmanın ötesinde çok ciddi bir sosyal ve sınıfsal sorun olduğu görüldü. Pandemi kapitalizmin mevcut fay hatlarını, zaaflarını, sermayenin kar odaklı yaklaşımını ve kapitalizmin sınıfsal eşitsizliklerini bir kez daha gün yüzüne çıkarmış oldu. Pandemi giderek büyük ölçüde bir işçi sınıfı, ezilenler sorununa dönüşürken aynı zamanda sermaye için yeni fırsatlar ve imkânlar da yarattı. Pandemi geçmiş olsa da yarattığı izler olanca ağırlığı ve kalıcılığıyla devam etmektedir.

Oxfam’ın “Eşitsizlik Öldürür” başlıklı raporuna göre, pandemi küresel eşitsizliği daha da büyütmüştür. Rapora göre, dünyanın en zengin on insanı pandemi döneminde, varlıklarını toplamda 1,5 trilyon ABD dolarına çıkarırken, yaklaşık 160 milyon kişi yoksulluğa sürüklenmiştir. Oxfam’a göre eşitsizlik artışının ana sebebi küresel ekonominin kâra öncelik vermesidir. İnsan hakları ve doğanın korunması, kurumsal kârların sistematik olarak gerisinde kalmaktadır.

Oxfam’ın raporunda cinsiyet eşitsizliği ve ırksal eşitsizlikler konusunda da çarpıcı veriler bulunmaktadır. Rapora göre, pandemi nedeniyle en az 13 milyon kadın işini ve gelirini kaybetti. Kadınların ev içi bakım emeği yükü arttı ve toplumsal cinsiyet eşitsizliği daha da derinleşti.

Aşıya ulaşımdaki eşitsizlik ise kapitalizmin insanlık ve doğa karşıtı zihniyetinin en çarpıcı örneklerinden biri olarak tarihe mal olmuştur. 2022 ortaları itibariyle merkez ülkelerde istihdam düzeyleri toparlanarak küresel salgın öncesinde gözlemlenen düzeylere geri dönmüşse de orta ve düşük gelirli ülkelerde istihdam düzeyleri, küresel salgın öncesindeki düzeylerin yaklaşık %2 altında kalmıştır ve kayıt dışı ekonomide istihdamın, kayıtlı ekonomidekinden daha hızlı arttığı görülmüştür.

DÜNYA’DA SAVAŞ VE ÇATIŞMALAR ARTIYOR!

Ekonomi ve Barış Enstitüsü’nün her yıl hazırladığı Küresel Barış Endeksi’nin (Global Peace Index/GPI) 2023 araştırmasında dünyada ortalama küresel barış düzeyinin yüzde 0,42 gerilediğini ortaya koymaktadır.

24 Şubat 2022’de Rusya ordusunun Ukrayna’ya saldırmasıyla başlayan savaş, 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasından bu yana gerçekleşen en önemli tarihsel olaylardan biridir. Olayı tarihsel yapan, savaşın görünürdeki nedenleri, yakın askeri sonuçlarının ötesinde, içinde gerçekleştiği tarihsel ve küresel koşullar, açığa çıkardığı eğilimler, yol açacağı yeni gelişmelerdir. Birkaç ayda biter diye bakılan Ukrayna-Rusya, daha doğrusu NATO-Rusya, kısmen Çin ve İran savaşının uzun süreye yayılması savaşın seyrinden ziyade karşılıklı bir stratejinin sonucudur.

Savaş̧ın uzaması neticesinde “dağıldı dağılıyor” denilen NATO yeniden toparlanmış̧, hatta eski gücünü aşan bir pozisyona geçmiştir. Emperyalist- kapitalist sistemin savaş̧ örgütü, halklara ve özgürlüklere karşı kılıç işlevi gören NATO, etki alanını tüm dünyaya doğru genişletmektedir. Putin’in NATO’nun Ukrayna’yı dahil ederek genişlediği iddiasıyla Ukrayna’ya savaş̧ açmasının NATO’yu daha da güçlendirmiş̧ olması acı bir ironidir. Ukrayna savaşı devam ederken ABD Çin’e yönelik kuşatma politikasını da genişletiyor.

Avrupa’ya karşı enerji ve gıdayı bir silah olarak kullanmış̧, dolara dayalı ekonomik sisteme alternatif oluşturma girişimlerine hız vermiştir. Dolaysıyla Ukrayna üzerinden süren hegemonya savaşının bir süre daha devam edeceği, farklı sahalarda da sıcak çatışmaları körükleyebileceği söylenebilir.

FİLİSTİN-İSRAİL SAVAŞI VE ORTAYA ÇIKARDIĞI GELİŞMELER:

Hamas’ın 7 Ekim 2023’de Aksa Tufanı adıyla İsrail’e karşı başlattığı operasyon dünyada şok etkisi yarattı. Operasyondan hemen sonra İsrail’in Gazze topraklarına başlattığı karşı saldırı sözcüğün tam anlamıyla bir soykırıma dönüştü. Saldırılarda sivil hedeflerin, hastanelerin hedef alınması, İsrail’in ana hedefinin Gazze’nin işgali ve Gazze’nin tamamen Filistinlilerden arındırılması olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Kuzey Gazze’deki bir milyondan fazla sivilin Gazze’nin güneyine yani Mısır sınırına sürülmesi de bu planın parçası.

Emperyalist Güçler Yemen’de Yeni bir Cephe açarak savaşı farklı coğrafyalara yaymak istiyor!

ABD ve İngiltere’nin Savaşı başka coğrafyalara yayma, emperyal politikaları genişletme doğrultusunda Yemen’e saldırıları da devam etmekte.

Hint Okyanusu’nu Aden Körfezi üzerinden Kızıldeniz’e bağlayan Bab-ül Mendeb dünyanın önemli gemi ticareti alanlarından biri. Küresel ticaretin (gıda, petrol, petrol ürünlerinin) yüzde 12 kadarının Bab-ül Mendeb-Süveyş hattından geçtiği biliniyor.

Gemi güvenliği için Aden Körfezi-Kızıldeniz’de ABD, İngiltere, Bahreyn, Kanada öncülüğünde Refah Muhafızı Operasyonu adı altında çok sayıda ülkeyle güç oluşturulsa da tedarik zincirinin bozulması İsrail’e Gazze Savaşı’nı bitirmesi için uluslararası baskı anlamına geleceği için Yemen’de Husilere üst üste saldırıları attırmıştır. Bu saldırılar önümüzdeki günlerde İran’ı da içine alan bölgesel savaş riskini tırmandıracaktır.

Emperyalist devletlerin desteğini arkasına alan Netanyahu yönetimi, Gazze’de savaş suçu işliyor. Misket ve fosfor bombalarının kullanılmasından sivillerin hedef alınmasına, hastanelerden okulların bombalanmasına kadar uluslararası hukuk açıkça çiğneniyor. Bütün bu olan biten karşısında halklar dünyanın her yerinde kitlesel gösterilerle İsrail’i protesto ediyorlar, boykot kampanyaları organize ediliyor, açıklamalar yapılıyor. Türkiye’de, AKP iktidarı ise bir yandan taraftarları ile Filistin’e destek gösterileri düzenlerken diğer yandan İsrail’le yoğun bir ticaretin devam etmesine ses çıkartmıyor. Ambargo, boykot gibi seçenekleri masaya getirmiyor. Diplomatik ilişkileri sürdürüyor.

Emek ve demokrasi güçlerine düşen AKP ve çevresinin bu iki yüzlü politikalarını teşhir ederken Filistin halkıyla “amasız, fakatsız” dayanışma içinde olmak, tüm işgalci, faşist saldırılarla da bağını kurarak barış cephesini örmektir.

DÜNYA’DA IRKÇI, FAŞİST İKTİDARLARIN YÜKSELİŞİ:

2008 küresel finansal krizinin ardından günümüze kadar devam eden küresel çaptaki otoriterleşme ve militarizmin artması ve demokratik haklardaki gerilemenin nedenini büyük ölçüde bu krizin yarattığı işçi sınıfı ve emekçi kesimlerin gelirlerindeki gerileme, iş güvencesinin ortadan kalkması ve dünya ölçeğinde kronik hale gelen işsizliğin olduğu  söylenebilir.

Geçtiğimiz döneme baktığımızda dünyanın kuzeyi ve batısı olarak nitelenebilecek coğrafyada sağın güneyde solun ise kuzeyde yükselişine tanıklık edildi. Avrupa genel olarak sağa kaydı:

  • Almanya’da son yıllarda yükselişe geçen aşırı sağcı parti Almanya için Alternatif (AfD), Aralık 2023 yerel seçimlerinde ilk kez bir belediye başkanlığı seçimini kazandı.
  • İtalya’da, faşist diktatör Mussolini kalıntısı İtalya’nın Kardeşleri geçen ekim ayında iktidara geldi.
  • Fransa’da göçmen karşıtı Marine Le Pen ve partisinin oy yükselişi devam ediyor.
  • İspanya’da yapılan erken genel seçimde Franco artığı Vox Partisi büyük bir yükselişe geçti.
  • Yunanistan’da 25 Haziran’daki seçimde aşırı sağcı üç parti parlamentoya girdi.
  • İskandinav ülkeleri İsveç, Norveç, Danimarka ve Finlandiya’da aşırı sağcılar ya iktidar ortakları ya da muhalefetin en büyük bileşenleri oldu.

Avrupa’daki sağ dalganın daha çok mülteci ve göç karşıtlığı üzerinden gelişmesinin sonuçlarından biri de yıllardır süren ancak anlaşma sağlanamayan düzenlemelerin reform adı altında 2023 Aralık ayında kabul edilmesi olmuştur.

2022 dünyasını değerlendirdiğimizde bazı sol eğilimleri de görmek mümkündür:

1998’de Venezuela’da Hugo Chavez’in iktidarı ile başlayan “sol dalga”, 2015’e kadar “pembe” ve “kızıl” renkler içinde kıtada yaygınlaşmıştır. “Dünya Sağı bu coğrafyada ABD’nin siyasal hegemonyasına karşı çıkan ılımlı sol iktidarlarla uzlaşmayı reddetti. ABD, yerli burjuvaziler ve uluslararası finans kapital ittifakı, bir dizi karşı saldırı başlattı. Darbeler yaptırdı.

  • Yıllardan beri aşırı sağ siyasetçilerin yönettiği Peru’da sosyalist Libre Partisi’nin adayı, başkanlık seçimini kazandı.
  • Şili’de 2019’daki halk hareketinin devamı olarak Başkanlık seçiminde Sol Cephe adayı faşist rakibini ezici bir farkla yenilgiye uğrattı.
  • Latin Amerika’da sol iktidarlar listesine 2022’de Brezilya da eklendi. İşçi Partisi lideri olarak on yıl ülkeyi yöneten, 2016’daki “sivil darbe”de hüküm giyen Lula’nın siyasal yasakları Yüksek Mahkeme tarafından kaldırıldı. Başkanlık seçiminde faşist Bolsonaro’yu yenilgiye uğratmayı başardı.
  • Küba, Venezuela ve Nikaragua’daki solcu rejimler ABD’nin ağır yaptırımlarına rağmen ayakta durdu. Venezuela’daki darbe girişimi fiyaskoyla sonuçlandı. Nikaragua’da Sandinist lider Ortega, suçlamalara muhatap olan 2021 seçimini açık ara kazandı. Bunlar da Latin Amerika Solu’nun kazanımları arasındadır.

İRAN’DA KADINLARIN VE İŞÇİLERİN GÖRKEMLİ DİRENİŞİ: JİN, JİYAN, AZADİ!

İran’da 22 yaşındaki Mahsa Amini’nin “başörtüsünü doğru kullanmadığı” suçlamasıyla yakalandıktan sonra işkenceyle öldürülmesi üzerine kadınların isyanı patlak verdi. Amini’nin katlinden sonra direniş̧ tüm ülkeye yayılarak uzun süre devam etti.”Jin Jiyan Azadi” sloganlarıyla dünyanın her yerinde kitlesel protestolar gerçekleştirildi. İran’daki protestolar kadınların öncülüğünde başlayıp dalga dalga tüm ülkeye yayılmış, eylemler, faşist molla rejiminin baskıları ve cinsiyet ayrımcılığını derinleştiren uygulamalara karşı çıkışın yanı sıra ülkedeki despotik rejime karşı tüm halkların, emekçilerin sokağa döküldüğü halk isyanına dönüşmüştür.

İran’nın içinde bulunduğu ekonomik kriz, yoksulluk, işsizlik, yüksek genç işsizliği ve yüksek enflasyon yanında yolsuzlukları ayyuka çıkmış mevcut baskıcı hükümet, protestoların ekonomik zeminde de büyümesinin nedeni olmuştur.

2023 başlarında “Kadın, Yaşam, Özgürlük” gösterilerinin yoğunluğu azalırken, işçilerin parlamento binasına yürüyüşleri, grevler, oturma eylemleri ve çevrimiçi kampanyalar da dahil olmak üzere protesto eylemleri yoğunlaşmıştır. Yılın ilk yarısında İran’ın 70 şehri 406’dan fazla işçi eylemine sahne olurken, onlarca sendika ve işçi, sadece işçi haklarını savunmaya çalıştıkları için ağır misillemelere maruz kalmıştır.

İsyan dalgası son aylarda geri çekilmiş gibi görünse de İran kadınlarının, emekçilerinin ve halkının direnişinin bittiğini söylemek doğru değildir. Direniş farklı yol ve yöntemlerle kendisini yeniden ve yeniden ortaya koyan, esinlendirici bir örnek olarak dünya halklarına da umut vermektedir.

TÜRKİYE:

“Faşizm bitmiş kapanmış bir sayfa değildir; başka biçimlerde, başka kelimelerle, başka silahlarla, kahverengi yerine yeşil renkle, asker postalıyla ya da polis copuyla ama aynı zamanda parlamentoda ve mahkemelerde, savcıların iddianamelerinde, hükümet kararnamelerinde de, demokrasinin karşısında değil demokrasinin için-de her zaman yeniden, mutlaka farklı şekillerde ve çok çeşitli görüngülerle zuhur etme kapasitesine sahiptir. Felaketler, biz onlara karşı mücadele etmezsek, yeniden tekrar ederler.” (Özgür Sevgi GÖRAL)

Emperyalist güçlerin desteğini almaya devam eden AKP+MHP iktidar bloğunda kutuplaştırma, apolitikleştirme, gericileştirme kıskacındaki Türkiye’de ekonomik krizin derinleşmesiyle birlikte her alanda büyük bir çöküş yaşanmaya başlamıştır.

Faşizme doğru evrilen bu süreç LGBTİ ve kadın karşıtı politikalar üzerinden muhafazakarlık ve ailenin kutsallaştırılması, Kürtler, Aleviler ve göçmenler karşıtlığı üzerinden sünni Türkçü kimliğe dayalı ulus devletin, tekçiliğin yeniden tesisi, kutuplaştırma ve düşmanlar yaratarak, silahlanma sanayisi övgüsünü geliştirerek kitlelerin sağcılık üzerinden konsolide edilmesi ve emekçilerin kazanılmış haklarının gaspı üzerinden gelişmektedir.

Cezasızlık politikası nedeniyle güvenlik güçlerinin gazetecileri, muhalif kesimleri, kadınları, emek ve demokrasi güçlerini darp etmesi, şiddet uygulaması, işkence vakalarının artması da Türkiye’ye özgü faşizmin fiili uygulamaları olarak karşımıza çıkmaktadır.

AKP+MHP iktidar bloğu özellikle 2014-2015 yıllarından sonra anayasayı bir nevi askıya alarak hukuksuzluğu rejimin ana niteliği haline getirdi. Anayasanın askıya alınmasına paralel olarak güçler ayrılığını da fiili olarak devre dışı bırakarak hukuksuzluğu derinleştirmiştir. Devletle mafyanın iç içe geçtiği, mafya liderlerinin devlet katında itibar gördüğü bu rejimde yolsuzlukların perde arkasına bakıldığında sadece kişisel çıkarlar değil tek adam rejiminin de finanse edildiği görülmektedir.

GENEL SEÇİMLER VE ORTAYA ÇIKARTTIĞI SONUÇLAR:

2023 Mayıs seçimleri 21 yıllık AKP iktidarının tüm karakteristik özelliklerine sahne olmuştur. Baskı, yalan, iftira, şiddet, hukuksuzluk ve yolsuzluk, kirli savaş ve propaganda teknikleri, emek, kadın ve LGBTİ+ düşmanlığı gibi, faşist ve otoriter rejimlerden aşina olduğumuz, aynı zamanda AKP iktidarı tarafından da olağan bir uygulama olarak kullanılan teknikler bu seçimlerde de baskın biçimde devreye sokulmuştur.

AKP-MHP ittifakı, devletin ve yandaş basının tüm imkanlarını da seferber ederek faşist, otoriter, kutuplaştırıcı ve ayrımcı söylemleri kendi tabanı üzerinde hakim halde tutabildi.

Saray ittifakı, bir yandan başta Kürtler olmak üzere toplumun farklı kesimlerine yönelik düşmanlaştırıcı söylemleri aracılığıyla, bir yandan da militarist, sınır ötesi operasyonlar, küresel ekonomik daralma gibi gündemleri faşizan bir güç söylemiyle bütünleştirmek suretiyle kendi tabanını konsolide etti.

21 yıldır devletin tüm imkanlarını partizan biçimde seferber ederek yaratılan sosyal yardım ağları, kamu destekleri, büyük ölçekli yatırımlar, borçlanma imkanları, dolaysız iaşe sunumları gibi uygulamalar güç ideolojisiyle de beslenerek iktidar seçmenini mevcut ekonomik sıkıntıların geçici olduğuna, geçici değilse de sadece AKP ve Erdoğan tarafından çözülebileceğine ikna etmiş görünmektedir. Ana muhalefet gücünü oluşturan Millet İttifakı bu başlıkta tutarlı ve ikna edici bir söylem oluşturamamıştır. Sonuç olarak, uzun yıllardır yerleşmiş 50-50 dengesini muhalefet lehine bozacak bir çözülme ve yer değiştirme sağlanamamıştır.

Mayıs seçimleri sonrası dönemde de tek adam rejiminin saldırılarını arttıracağı açıktır; emekçilerin çalışma koşullarındaki gerilemenin ve ekonomik krizin derinleşmesini izleyen gerici/ırkçı manipülasyonlar ve ideolojik hegemonya, Kürt halkının haklarına ve siyasal temsilcilerine yönelik ayrımcı ve hukuksuz saldırılar, kadınların ve LGBTİ+ yurttaşların yaşam haklarının ve özgürlüklerini tehdit eden söylem ve eylemler, şeriat ve cihat temelli partiler ile tarikat ve cemaatlerin laikliği toplumsal yaşamdan tümüyle kazımaya yönelik girişimleri, göçmenlere yönelik ırkçılğın,  düşmanlığın siyasal kampanyalar eliyle büyütülmesi gibi pratiklerin iktidar eliyle sürdürüleceği açıktır.

Nitekim ülkedeki baskılar daha sistematik bir hal almış; demokratik haklara, yaşam biçimlerine müdahaleye, ÇEDES gibi projelerle eğitimin gericileştirilmesine, toplumsal ilişkileri kendi ideolojik referanslar temelinde şekillendirme girişimlerine, konser, festival yasaklarına dek varmıştır. “Beslenme, barınma, sağlık hakkı”, toplumun geniş kesimleri için ulaşılamaz hale gelmiştir. En ufak bir demokratikleşme adımının iktidarlarının sonunu getireceği korkusuyla devletin güvenlik güçlerini şirketlerin özel güvenliği olarak devreye sokmaktan da geri durmamaktadırlar.

Akbelen’de ormanına sahip çıkanlara, sendikal hakları için mücadele eden Agrobay işçilerine, Trendyol emekçilerine, FEDAŞ ve DEDAŞ işçilerinin grevine, BİR TEK-SEN üyelerine, sendikalı oldukları için işten çıkarılan ÖZAK işçilerine vb. güvenlik güçlerinin uyguladığı devlet şiddeti bu gerçekliği çarpıcı şekilde gözler önüne sermiştir. İktidar bir taraftan uyguladığı politikalarla sosyal, siyasal ve ekonomik krizi derinleştirirken, diğer taraftan yaşam hakkı ve sosyal haklarını talep eden emekçileri, devletin güç aygıtlarıyla (kolluk, yargı vb) baskı altında tutmaya çalışmaktadır.

Bugün, derinleşen yoksulluktan, işsizlikten, gelir adaletsizliğinden, emek sömürüsünden, kadın düşmanı gerici ittifaklardan, hukuksuzluktan beslenen anti demokratik sistem orta yerde durmaktadır.

İktidar bloğunun kutuplaştırıcı, milliyetçi, cinsiyetçi, ırkçı söylem ve politikalarına karşı, emek ve meslek örgütleri başta olmak üzere tüm demokrasi güçlerinin görev ve sorumluluğu daha fazla artmıştır.

Tüm muhalif kesimlere düşen görev; emekten, demokrasiden, eşitlikten, barıştan, adalet ve özgürlükten yana olanlar olarak önümüzdeki dönemde dayanışma ve mücadeleyi daha da yükseltmektir.

KÜRT SORUNUNDA ÇATIŞMA VE ÇÖZÜMSÜZLÜK POLİTİKALARINDA ISRAR:

Cumhuriyetin ikinci yüzyılına girerken Türkiye’nin önündeki en önemli sorunlardan biri de Kürt sorunudur. Yüz yıldır çözülemeyen sorunlar, derinleşerek yeni yüzyıla taşındı. Kürt sorununun demokratik çözümü konusunda Türk devleti ve siyasetinin sergilediği siyasi dirençten devam ediyor. Devlet aklı ve siyasi yürütücü AKP, MHP, eski Ergenekoncular ittifakı; tekçi bir anlayışla “Türklüğü yeniden ihya etmeye” ve “yeni Kürt kimliği ve toplumu inşa etmeye” dönük politikalara dört elle sarılmaktadırlar.

1990’ların karanlık ortamında Hizbullah milis gücü bölgede birçok katliam ve faili meçhulde nasıl kullanıldıysa, yeni stratejide de Hizbullah’ın siyasi geleneğini sürdüren HÜDAPAR’a mayıs seçimlerindeki ittifakla birlikte siyasal alan açıldı.

Bu çerçevede HÜDAPAR’ın iktidarın teşviki ile 12 Kasım 2023 tarihinde Batman’da “Aksa Tufanına Destek Mitingi” adı altında askeri kıyafetlerle, canlı bomba yelekleriyle yaptığı gösteri El Kaide ve IŞİD’in Ortadoğu’da kullanışlı birer araç olarak önünün açılması sürecini anımsatır nitelikte olmuştur.

Irak’ın Kuzeyi, Güney Kürdistan Federal bölgesine yönelik orta şiddette bir savaş düzeyinde geliştirilen saldırılar, Suriye’nin kuzeyi ve Rojava bölgesine yönelik ağırlıkta SİHA’lar ve suikastlarla geliştirdiği operasyonlar bir yandan gerilimi sürekli kılma haliyle bağlantılı olsa da özünde Kürt sorununun çözümsüzlüğü, bastırılması, inkârına dayanan devlet politikasının en katı, en faşizan tarzda devam ettirilmesidir. Cezaevlerinde yaşanan hak ihlalleri ve tecrit politikası, temel hak ve özgürlüklerin askıya alınması, anayasal güvencelerin hiçe sayılması, yargıdaki çürüme, kayyım politikaları ile halk iradesinin gaspı, belediye eş başkanları, meclis üyelerinin tutukluluğu, milletvekilleri ve siyasetçilere yönelik kumpas davaları vb politikaların da Kürt sorununun çözümsüzlüğünden beslendiği açıktır.

Halkın emekçilerin vergileri ile oluşturulan Bütçe Kaynaklarının sürekli ve kesintisiz olarak savaşa, çatışmalara aktarılması ülkeyi hem yüksek enflasyon ve ekonomik krizle hem de yozlaşmış̧, çürümüş̧, mafyatik bir rejimle karşı karşıya getirmiştir.

Dolaysıyla önümüzdeki dönemde gerek saray bütçesi ve onun yarattığı ekonomik kriz karşıtı eylem ve etkinliklerin ve gerekse de ülkenin yolsuzluklardan, rüşvetten, uyuşturucu ve suç çetelerinden arındırılması talepli yapılacak eylem ve etkinliklerin merkezinde savaş̧ karşıtlığı olmak zorundadır.  Emeğimizden, cebimizden, çocuklarımızın geleceğinden çalınarak çatışmalara kaynak aktarılmaması, siyasi varlığını Kürt sorununun çözümsüzlüğüne bağlayan özü itibariyle militarist, mafyatik, ırkçı yapıların daha fazla ülkemizin üzerine karabasan gibi çökmemesi için emek, barış ve demokrasi mücadelesini yükseltmek zaruridir.

Konfederasyonumuz kuruluşundan bu yana Kürt sorununun çözümünde onurlu bir barış için diyalog ve müzakere yöntemini bundan sonra da savunmaya devam edecek, eşitlik ve özgürlük içinde birarada yaşamanın mümkün olabileceği bir toplumsal, siyasal atmosferin oluşması için mücadele edecektir.

TEK ADAM REJİMİ ANAYASASIZLIK VE HUKUKSUZLUKTA SINIR TANIMIYOR:

Türkiye’de emek rejiminin daha da otoriterleşmesi, emek sürecinin sermaye açısından daha denetimsizleşmesi, emekçiler açısındansa sermaye denetiminin daha yoğunlaşması süreci olarak yaşanmıştır. Türkiye’de her alanda anayasasızlık, hukuksuzluk ve bir bütün olarak mevzuatın askıya alınma süreci çok bariz bir hale gelmiştir.

AKP’li yıllarda ülkemizde düşünce ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü, kadına yönelik eşitsizlikler, eğitim, sağlık, kamu hizmetleri vb. her alanda yaşanan gerileme uluslararası raporlarda net olarak görülmektedir.

Türkiye tarihinin en meşru ve haklı direnişlerinden olan Gezi eylemlerinin Anayasal zeminde olduğu, düşünce ve ifade özgürlüğü sayılması gerektiği yargı kararıyla 2 defa tescillenmesine rağmen üçünce defa yargılama yapıldı.

Gezi tutsakları bugün hukuksuzca ve bir intikam mantığı ile özgürlüklerinden yoksun durumdalar. TİP Hatay milletvekili Can Atalay’la ilgili Anayasa Mahkemesi’nin verdiği hak ihlali ve derhal tahliye kararının Yargıtay’ın darbe niteliğindeki “uygulamama” kararı ile karşılanması ise hukuksuzluğu bir başka boyuta taşıdı. Yargıtay 3. Dairesinin bu girişimi Saray çevresinin iddia ettiği gibi hukuksal bir yorum değil bir kabile devletinde bile görülmeyecek derecede bir yargı darbesidir, Anayasa’nın askıya alınmasıdır. Tek adam rejiminin kendi bekasını garantiye alma ve suçlarını örtme, toplumsal muhalefeti bastırma ve sindirme aracı haline getirdiği yargı; hukukun asgari normlarını dahi bir kenara bırakarak kendine iktidar alanı yaratmaya çalışmaktadır.

Siyasallaşan ve iktidarın dönemsel politikalarına göre hareket eden yargı kararlarından biri de TTB’ye kayyum atanması olmuştur. TTB Merkez Konseyi Başkanı Şebnem Korur Fincancı’nın TSK operasyonlarında kimyasal silah kullanılmasıyla ilgili araştırma yapılması yönündeki açıklaması iktidarda büyük paniğe yol açmış, iktidarın her iki ortağının liderlerinde üst üste TTB’nin derhal susturulması, TTB’nin adından “Türk” ibaresinin çıkarılması gerektiği ifade edilmiştir. Kendi mesleki alanıyla ilgili bir açıklama ve bunun düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında olmasına rağmen siyasi iktidar eliyle egemen kılınmak istenen hukuksuzluk rejimi bir meyvesini daha vermiş; Türk Tabipleri Birliği’ni hedef alan davada, süregelen hukuksuzluklar silsilesi Merkez Konseyi üyelerinin görevden alınması ile sonuçlanmıştır. Açıktır ki, Tabip odalarının seçilmiş delegelerinin özerk kararları ile belirlediği Merkez Konseyinin yargı kararıyla görevden alınması, tüm üyelerin iradesinin, seçme ve seçilme hakkının ortadan kaldırılması anlamına gelmektedir.

İktidarın, yargı sopasıyla kayyım rejimini kalıcı hale getirme girişimlerine; KESK olarak yargı bağımsızlığı ve hukukun üstünlüğü ilkesiyle, her türlü darbe girişiminin karşısında tüm kesimlerle birlikte demokrasi ve hukuk mücadelesini sürdürmeye kararlı olduğumuzu bir kez daha ifade etmek isteriz.

SENDİKAL HAK İHLALLERİ SİSTEMATİK HAL ALARAK DEVAM EDİYOR

Tek adam rejiminin hukuksuz uygulamaları, temel hak ve özgürlüklerin, sendikal hakların sistematik olarak ihlal edilmesiyle devam ediyor. İhlaller daha çok ihraçlar, toplantı, gösteri ve yürüyüş hakkı, sendikal ayrımcılık, mobbing, sürgün, adli ve idari soruşturmalar, sosyal medya paylaşımları, örgütlenme özgürlüğünün engellenmesi gibi başlıklarda yoğunlaşmaktadır.

Konfederasyonumuz altı aylık ya da yıllık sendikal hak ihlalleri raporları hazırlamakla birlikte son yıllarda ihlallerin bildirimi ve arşivlenmesinde dahi ikinci bir baskıya maruz kalma kaygısının gelişmekte olduğu görülmektedir. Bu durumun kendisi bile geldiğimiz aşamanın vahametini göstermektedir. Nitekim Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu’nun (ITUC) 148 ülkeyi kapsayan sendikal hak ihlalleri raporlarında son 3 yılda Türkiye “Çalışanlar İçin En Kötü 10 Ülke” arasında gösterilmektedir.

AKP iktidarındaki Türkiye, Küresel Haklar Endeksi’nde “işçi haklarının garanti altında olmadığı” anlamına gelen 5. grupta yer almaktadır. ITUC raporunda Türkiye, “Çalışanlar için en kötü 10 ülke” arasında yer almaktadır. ITUC raporunda Konfederasyonumuzun yayınladığı hak ihlalleri raporlarından da alıntılar yapılarak baskıların sistematik hale dönüştüğüne dikkat çekilmektedir.

İktidar, muhalif kurum ve yapıları susturmak, sindirmek, korkutmak, işlevsizleştirmek ve etkisizleştirmek için devletin tüm olanaklarını, kurumlarını kullanmaktan geri kalmamıştır. Özelleştirme politikalarının hızla hayata geçirilmesiyle kamusal hizmetler tasfiye edilmiş; güvencesiz, sözleşmeli ve taşeron çalıştırma daha da yaygınlaştırılmış, ücret eşitsizliği, kayıt dışı ve düşük ücretle çalışma artmış, işyerlerinde mobbing ve iş kazaları/işçi cinayetleri yoğunlaşmıştır.

15 Temmuz darbe girişimi sonrasında on binlerce kamu emekçisi KHK’ler ile hukuksuzca ihraç edilmiştir.

Tek adam rejiminin dayattığı bu faşizan koşulların fiili ve meşru mücadele, kazanılmış hakları koruma ve yeni haklar elde etme anlayışı ile aşılabileceğine inanıyoruz. Tüm çalışmalarımızı da bu temelde yürütüyoruz. İşte tam da bu nedenle iktidarın emek, demokrasi karşıtı politikalarını eleştiren, karşı çıkan Konfederasyonumuz ve bağlı sendikalarımızla üyeleri de Tek Adam rejiminin anti demokratik uygulama ve politikalarından nasibini almaktadır.

15 Temmuz’un sivil bir darbe sürecine evrilmesi ile birlikte başlayan Anayasasızlık süreci KHK’ler ve daha sonra uygulanan 35.madde süreci ile toplamda 4280 üyemiz hukuksuz bir biçimde işten çıkarılmıştır. Ve davam eden 7 yıllık süreç boyunca KESK olarak fiili, meşru mücadelemiz devam etmektedir. Üyelerimizle sürdürdüğümüz her türlü dayanışma bundan sonrada sürdürülecektir. Hukuksal olarak ise üyelerimizin %35’i komisyon kararı ile, %14’ü ise mahkeme kararları ile işlerine dönebilmiştir. Hala %50’ye yakın dosya mahkemelerde çeşitli düzeylerde (İdari,Bölge ve Danıştay .. ) devam etmektedir.

İKLİM KRİZİ, EKOLOJİK YIKIM VE TÜRKİYE:

Kapitalist sistemde gerçekleştirilen üretim ve tüketim faaliyetleri doğal enerji akımına müdahale ederek küresel ısınmayı hızlandırmaktadır; Fosil yakıtların kullanılması, ormanların yok edilmesi, sera gazlarının salınımı…

Avustralya merkezli Ekonomi ve Barış Enstitüsü’nün (IEP) yayınladığı yıllık küresel barış raporuna göre, iklim krizi; kitlesel göçler, ülkeler arasında yeni ihtilaf ve çatışmalara sebep olabilir. Küresel ısınma sebebiyle 1 milyar insanın iklim krizinden etkilenmesi muhtemel yüksek riskli bölgelerde olduğu vurgulanan raporda, bu kişilerin yaklaşık %40’ının hali hazırda çatışmaların ve sorunların devam ettiği ülkelerde bulunduğu da kaydedilmektedir.

Raporda, özellikle hızlı iklim değişiklikleriyle ortaya çıkabilecek kıtlık, doğal afet ve kitlesel göçler gibi etmenlerin ülkeler arası çatışmaları artırabileceği de vurgulanmaktadır. İklim krizi bu anlamda barış için de ciddi bir tehdittir.

Kapitalist ülkelerin “İklim değişikliği” adıyla olağanlaştırmaya, “gelip geçici bir dönem” olarak sunmaya çalıştığı durum gerçekte emek sömürüsünün yanı sıra doğa sömürüsünün de neden olduğu “iklim krizi”, “varoluş krizi”dir.

Konfederasyonumuzun kuruluşundan itibaren tüzüğünde “Ekolojik denge ile tarihi ve kültürel çevreyi korumayı ve üretim süreçleri içerisinde zarar görmemesini sağlayacak sendikal inisiyatifleri geliştirme” maddesi yer almaktadır.

Ekoloji mücadelesi aynı zamanda, emeğe ve doğaya yabancılaşmaya karşı yaşam mücadelesidir. Ormanlarımızın, derelerimizin, kentlerimizin yağmalanmasına; yaşam alanlarımızın ranta açılmasına, ekolojik yıkım ve talan politikalarına karşı Akbelen’den Cudi’ye, Kaz Dağları’ndan Dikmece’ye, İkizdere-  Cerrattepe’ye; tüm canlıların yaşam hakkı ve geleceği için mücadeleyi büyütmeliyiz.

 TOPLUMSAL İLİŞKİLER GERİCİLİK TEMELİNDE YENİDEN DİZAYN EDİLİYOR!

İktidarın seçim sürecinde yoğunlaştırdığı, seçimden sonra da ideolojik ve politik zeminlerde sistematik olarak devam ettirdiği cinsiyet yönelimi ve cinsiyet eşitliği karşıtı politikaları kaygı verici olup önümüzdeki dönemde ayrımcılığın derinleşeceğini, gericiliğin yaşamın tüm alanlarında kendisini örgütleyeceğini, kadın ve laiklik karşıtı faaliyetlerin giderek devlet eliyle hayata geçirileceğini göstermektedir. AKP, geçmişte Cemaat üzerinden paralel kurumlar oluştururken bugün aynı yöntemle TÜGVA, MENZİL, SÜLEYMANCILAR gibi irili ufaklı benzeri yapılar eliyle paralel kurumlar oluşturmaktadır. Nitekim kısa süre önce Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, okullarda cemaat ve tarikatlarla yaptıkları laiklik karşıtı protokolleri bundan sonra da yapmaya devam edeceklerini bağıra çağıra söylemesi toplumsal ilişkilerin gericilik temelinde yeniden düzenlenmesi girişimlerinin ilkokullardan başlayarak daha sistematik olarak devam ettirileceğinin ilanı olmuştur.

Kadınlar her gün evde, işte, okulda, sokakta erkek ve erkek devlet şiddetine maruz kalırken, şiddet tehdidi altında yaşamlarını sürdürürken, siyasal iktidar kadına yönelik şiddeti önlemek ve kadın kazanımlarını geliştirmek yerine, yaşananlara karşı mücadele yürüten kadınlara yönelik baskı, gözaltı ve tutuklamalarla şiddeti kalıcı hale getirmekte, kadına yönelik şiddeti cesaretlendirmektedir. İktidar tekçi, gerici ve cinsiyetçi politikalarına karşı gelen, kabul etmeyen, muhalif olan ve bunun için alanlara çıkan kadınlara yönelik şiddetine gözaltı ve tutuklama şiddetini de eklemektedir.

İstanbul Sözleşmesi’nin feshi ile başlayan ve artarak devam eden kadın kazanımlarına dönük saldırılar 6284 sayılı yasa ve nafakanın erkek mağduriyeti üzerinden hedefe konulması, karma eğitimin kız çocuklarının okullaşma oranlarını etkilediği yönündeki bilimsel verilerden uzak söylemler, “Büyük Aile Yürüyüşleri” adı altında düzenlenen LGBTİ+ nefret mitingleri ve devletin bir kamu kurumu olan RTÜK’ün nefret çağrısını kamu spotu olarak yayımlaması ve anayasasızlığın olağan hale geldiği ortamlarda yürütülen başta kadınlar ve LGBTİ+ ‘ların yaşamlarını doğrudan ilgilendiren anayasa değişikliği tartışmaları ile kadınların hakları ve özgürlük alanları daraltılmak isteniyor.

AKP; kutsal aile söylemi üzerinden Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın 81 ilde gerçekleştirdiği “Aile Çalıştayları”yla kadın ve LGBTİ+ karşıtı söylem üzerinden hak gasplarını meşrulaştırarak, ataerkil sistemi sürdürmek, muhafazakar yaşam tarzı ve aile yapısını topluma yerleştirmek istemektedir.

MÜLTECİ/ GÖÇMEN EMEĞİ YOK SAYILIYOR:

Ayrımcı politikalardan nasibini alan bir kesim de mülteciler olmaktadır. Özellikle Afrika ve Ortadoğu’dan gelen sığınmacılar statüsüz bir şekilde son derece kötü koşullarda yaşamakta, ucuz işgücü deposu olarak görülmelerinin yanı sıra son derece ırkçı ve nefret içeren yaklaşımlara maruz kalmaktadırlar. Düşük ücret ve güvencesiz koşullarda çalışmak zorunda kalan mültecilere yönelik ırkçı şovenist saldırılar gerçekleşmekte, çalışma ortamında daha fazla baskı ve mobbinge maruz kalmaktadırlar.

BARINAMIYORUZ!

Türkiye’deki konut ve kira fiyatlarındaki artış̧, tüm yurttaşları ciddi bir barınma sorunu ile karşı karşıya bıraktı. Barınma Krizinden en çok etkilenen gruplardan olan öğrenciler, üniversite okudukları veya okuyacakları şehirlerde barınamadıkları için eğitim hakları gasp edilmiştir. Kira fiyatları gibi fahiş artan özel yurt ücretleri ve yetersiz devlet yurtları, KYK burslarının komik rakamlarda olması sebebiyle barınamayan öğrenciler, 2021’de başlattıkları “Barınamıyoruz” hareketi ile başa çıkamadıkları Barınma Krizinin sonuçlarını tüm ülkeye göstermiştir.

Üniversitelerin bulunduğu şehirlerde yaşanan Barınma Krizine tepki olarak başlattıkları eylemlerle çözüm talep eden gençler, polis şiddeti ve hukuksuz yargılamalarla karşılaşmıştır. Devlet, Barınma Krizine çözüm üretmek yerine sorunu görmezden gelmiş ve öğrencilerin “toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme” hakkını gasp ederek krizin görünürlüğünü azaltmak istemiştir.

İktidarın gençlerin başta eğitim hakkını gasp eden, onları geleceksizleştiren ve umutlarını çalan politikaları karşısında mücedeleyi büyütme zamanı..

GEÇİNEMİYORUZ:

KÜRESEL YOKSULLUK VE GELİR ADALETSİZLİĞİ ARTTI!

Küresel kapitalist sistem varlığını emek ve sermaye, zengin ve yoksul arasındaki eşitsizlikler üzerinden sürdürmeye devam ediyor. Hem ülke içindeki hem de ülkeler arasındaki gelir ve servet eşitsizliği, işsizliği, yoksulluğu, ekonomik krizleri, göçleri, savaşları beslemeyi sürdürüyor.

Birleşmiş Milletler (BM) “Dünya Sürdürülebilir Kalkınma Zirvesi’ 2022 raporuna göre, dünya nüfusunun yarısı, günde 2 dolardan daha az bir parayla geçinmeye çalışıyor. Günde 1 dolardan az bir parayla yaşamlarını sürdürmeye çalışanların sayısı ise 1,2 milyara ulaşmış bulunuyor.

Yoksulluğun temel nedeni olan gelir ve servet eşitsizliği öyle boyutlara ulaştı ki coğrafi olarak dünyanın en az üçte birinde toplumun alttaki yüzde 50’lik nüfusunun herhangi bir varlığı olmadığı gibi, yaşamlarını borçlanarak sürdürebiliyorlar. Yani net servetleri eksi durumda.

Türkiye’nin de içinde bulunduğu dünyanın yaklaşık üçte birinde ise en yoksul yüzde 50’lik nüfusun toplam servetten aldığı pay sadece yüzde 1,7 ile yüzde 4,5 arasında değişiyor. Eurostat verilerine göre ise AB üye ülke ortalamasında en zengin yüzde 20’lik kesim, en yoksul yüzde 20’den 5,2 kat daha fazla kazanıyor. Türkiye’de ise toplumun en zengin yüzde 20’si ile en yoksul yüzde 20’si arasındaki gelir farkı 9,2 kat.

EMEKÇİLERİN-HALKLARIN DİRENİŞİ BÜYÜYOR!

Ekonomik, politik her alanda saldırıların sürmesinin, gerçek ücretlerin düşmesinin, yaşam ve çalışma koşullarının giderek kötüleşmesinin kaçınılmaz sonucu, işçiler ve emekçiler arasında hoşnutsuzluk, mücadele ve örgütlenme eğilimlerinin yükselmesi oldu. Pandemi koşularında düşüş eğilimine giren emekçi sınıf ve halk hareketleri, pandemi önlemlerinin gevşetilmesi ve kaldırılmasıyla birlikte hemen tüm ülkelerde gelişmeye başladı. 2022-2023 dönemine sadece bağımlı ülkelerde değil, gelişmiş kapitalist ülkelerde de işçilerin, emekçilerin uzun süreli grevleri, gösterileri, genel direnişleri damgasını vurdu:

  • 2022 başında Fransa’da yüz binlerce özel sektör çalışanı, kamu emekçisi emekli ücret artışı talebiyle sendikalar öncülüğünde 170 yerde miting ve yürüyüşler gerçekleştirdi.
  • İngiltere’de 30 yıllık aranın ardından, 2022 yaz başında demiryollarında başlayan grevler; ücretlerin yükseltilmesi, iş yoğunluğunun azaltılması ve kontrat yenilemesine son verilmesi talepleri temelinde çok sayıda iş koluna yayıldı.
  • 2022 Eylül’de Fransa’da, enerji, eğitim ve demiryolu işçilerinin grevleriyle eğitim ve ulaşım aksadı, rafineri kapasitesinin yüzde 60’ı devre dışı kaldı. Hükümetin rafinerilerde “zorunlu çalışma” kararına karşı 300 bin işçi birçok işkolunda greve gidip çeşitli kentlerde gösteriler düzenledi.
  • Almanya’da başta ulaşım olmak üzere birçok sektörde bazıları uyarı niteliği taşıyan ve kısa süreli olan grevler yaygınlaştı.
  • ABD’de, Amazon örneğinde de görüleceği gibi işçiler arasında sendikalaşmaya yönelik girişimler yoğunlaşıp, kazanımlar elde edilirken, grevlerde yaygınlaştı. Hollywood çalışanlarından öğretmenlere, metalden ulaşım ve tedarik zincirlerine doğru genişleyen birçok sektör ve alanda grevler gündeme geldi.
  • Hindistan’da önceki yıllarda tüm ülkede hayatı felce uğratan ve köylülerin de katıldığı genel grevlere geçen yıl bir yenisi daha eklendi.
  • 2022’nin başında, Kazakistan’da yakıt fiyatlarındaki artışın tetiklediği ve petrol işçilerinin grevleriyle başlayan protestolar kısa sürede diğer emekçi kesimlerin katımıyla ülkeyi 32 yıl yöneten Nur Sultan Nazarbayev destekli yönetimi hedef alarak tüm ülkeye yayıldı.
  • Uzayan elektrik kesintileri, akaryakıt ve temel gıda maddelerinin aşırı pahalanması üzerine, Sri Lanka’da, “Diktatör Gota” sloganlarıyla başkanlık sarayı etrafında toplanan halk hükümeti istifa ettirdi ve devlet başkanı ülkeden kaçtı.
  • Bunlara ek olarak Bangladeş, Güney Afrika Cumhuriyeti, Yunanistan, Pakistan, Meksika örneklerinde de görüleceği gibi, işçilerin sendikalarda örgütlenme girişimleri artarken işçi hareketi yer yer diğer emekçi sınıfların desteğini de alarak yaygınlaştı.

TÜRKİYE’DE İSE:

  • 2022 yılına ardı arkası kesilmeyen zamlarla girildi. Gelir dağılımı makası görülmemiş boyutta açıldı. İlk aylarda zamlara yönelik yaygın protestolar yaşanmasa da özellikle kış aylarında en çok ihtiyaç duyulan elektrik ve doğalgaz faturaları gelmeye başladıkça çok sayıda ilde kitlesel halk protestoları yaşandı.
  • 2022 yılında tam grev dalgası yaşandı. Ocak-şubat aylarında metalden madene, tekstilden kuryelere, demir çelikten taşımacılığa 108 fabrika ve işyerinde grev yapıldı. Ağır çalışma koşulları, işten atmalar, hak gaspları, sendikalaşma gibi nedenleri de olmakla birlikte grev dalgasının ortak talebi ücretlerin yükseltilmesiydi.
  • Grev dalgası daha çok sendikasız işyerlerinde yaşandı. Ama işçiler bütünüyle örgütsüz değildi. Kendi aralarında ağlar kurarak, temsilciler seçerek hareketi koordine ettiler. Trendyol ve Divriği Çiftay madenleri gibi bazı yerlerde seçilmiş ‘işçi komiteleri’ işçileri temsilen patronlarla yazılı protokol bile yapabildiler.
  • Bu süreçte Konfederasyonumuz ve bağlı sendikalarımızın da ciddi bir mücadele yürüttü. SES ve TTB öncülüğünde sağlık emekçilerinin başta 8 Şubat grevi olmak üzere gerçekleştirdikleri eylem/etkinlikler sürecin önünü açan eylemler olarak kayıtlara geçti.
  • Grevler birbirini etkiledi ama kopuk bir haldeydiler. Trendyol kuryelerinin direnişi kazanımla sonuçlanınca, Aras Kargo, Sürat, Hepsijet, Scotty, Yemek Sepeti peş peşe eyleme geçtiler, ama birleşmeye yönelmediler.
  • Aliağa Gemi Söküm işçilerinin, tek bir firmada başlayıp 22 firmaya genişleyen ve günler süren fiili grevi, ileri bir adım oldu.
  • Cumhurbaşkanı Erdoğan, İzmit’te kurulu Bekaert fabrikalarındaki grevi yasakladı. Birleşik Metal’in örgütlü olduğu fabrikada işçiler, yasağı tanımayarak greve çıktı.
  • 1 Mayıs 2022, pandemi gerekçesiyle iki yıldır büyük kitleler halinde alanlara çıkamayan herkes için ferah bir nefes alma günüydü. 1 Mayıs “Böyle Gitmez, Birlikte Değiştireceğiz” şiarıyla 80 civarında merkezde ve kitlesel olarak alanlarda kutlandı.
  • Türkiye Gazeteciler Sendikasının (TGS) BBC İstanbul Bürosunda 14 Ocak’ta başlattığı ve kazanımla sonuçlandırdığı grev, basın iş kolunda 13 yıl sonra bir ilk oldu.
  • 2023 yılı emeğiyle geçinenler bakımından ‘Kötü geçen bir yıl’ olarak tarihteki yerini aldı. 2022 yılından devralınan artan hayat pahalılığı, reel ücretlerin gerilemesi, çalışma koşullarının ağırlaşması gibi temel sorunlar yıl boyunca kartopunun çığa dönüşmesi misali katlanarak büyüdü.

İşçilerin, emekçilerin hayatını cehennem haline getiren bu gidişat karşısında sessiz kalması elbette beklenemezdi. Nitekim kalmadı da. Örgütlülüğü, bilinci ve gücü elverdiği ölçüde mücadele etti. Ücretlerin iyileştirilmesi ve çalışma koşullarının düzeltilmesi talebiyle 400’ün üzerinde fabrika ve işyerinde grev, fiili grev, direniş ve çeşitli protesto gösterileri biçiminde eylemler gerçekleşti. Ancak, bir bölümü kazanımla biten bu mücadeleler yüz yüze olunan saldırıları engellemeye ya da durdurmaya yetmedi. Eylemler birbirinden kopuk, lokal düzeyde kalıyor ve etkisi de o ölçekte sınırlı kaldı.

  • Devam eden MESS Grup TİS sürecinde patrondan önce işçinin karşısına sendikal bürokrasi dikildi.
  • Fakat bütün bunlarla birlikte işçi hareketi Dersim FEDAŞ işçilerinin eylemi, Pekintaş direnişi, Sputnik grevi, Urfa’da Özak Tekstil direnişi gibi uzun soluklu bir mücadeleyi göze alan direnişler de imza attı. Atmaya devam ediyor.  Dünya emekçi sınıflarının ve halklarının başta ekonomik ve sosyal eşitsizlikler olmak üzere yaşadığı eşitsizliklerin kaynağı olan kapitalizm her krizin faturasını yine bu kesimlere yıkarak güçlendikçe mevcut sorunların katlanarak büyümesi kaçınılmazdır. Bu nedenle emeği ile geçinen tüm kesimlerin, kapitalist barbarlığın altında ezilen milyonların hem ülkelerinde hem dünyada mevcut tüm eşitsizliklere son verecek, emekten, halktan, ezilenlerden yana mücadeleyi büyütme sorumluluğu düne göre çok daha yakıcı hale gelmiştir.

TEK ADAM REJİMİ VE SERMAYENİN EMEĞE SALDIRILARI:

Nas Soslu Çinlileştirmeden ‘Rasyonel’ Neoliberalizme Uzanan Saldırı Dalgası

10. Genel Kurulumuzdan bugüne geçen iki buçuk yılı aşkın süreçte ülke ekonomisi istikrarsız bir gelişim seyri göstermiştir.

2021 yılının ikinci yarısı tek adam rejimi için kritik bir dönemeçti. Ekonomik büyüme olanaklarının tıkandığı bir dönemde iki seçenek söz konusuydu. Ya enflasyona denk düşen bir faiz oranı ve belirli bir işsizlik artışıyla klasik neoliberal politika takip edilecekti. Ya da enflasyonun yükselmesini ve mali dengesizliklerin daha da büyümesini göze alarak, geçici bir süre için büyüme ve istihdamı artıracak, en azından sabit tutacak bir seçim ekonomisi hayata geçirilecekti.

Tek adam rejimi seçim sathı mailine girildiği bir süreçte ekonomik büyüme ve tüketimi canlı tutmayı öngören ikinci alternatifi seçmiştir. Bu tercihin bir sonucu olarak da Eylül 2021’den itibaren Merkez Bankası politika faizi %19’dan kademeli olarak yüzde 8,5’e kadar düşürülmüştür. Bu, basitçe bir tercih değil aynı zamanda tek adam rejimi etrafında konsolide olmuş sermaye fraksiyonunun en önemli bileşenlerinin çıkarlarını dikkate alan, onların taleplerini karşılayan ve birlikte seçimleri kazanmayı hedefleyen bir seçenekti. Tek adam rejimi iki yılı aşkın bir süre boyunca uyguladığı bu ekonomik modelde düşük faizli kredi vasıtası ile bağımlı sektörleri ayakta tutmayı, istihdamı arttırmayı, yüksek bir büyümeyi, böylece seçimde kendisinden seçmen kopuşunu engellemeyi hedeflemiştir.

Bilindiği üzere her ekonomik karar birilerine fatura, birilerine sermaye aktarımıdır. Tek adam rejiminin 2021 başlarından itibaren bizzat Cumhurbaşkanı tarafından dilendirilen ‘faiz sebep, enflasyon sonuç’ söylemine dayalı modelde fatura yüksek enflasyon, düşük ücretler, gelir dağılımı adaletsizliğinin derinleşmesi, güvencesizleştirme, sendikasızlaştırma gibi emek düşmanı politika ve uygulamalarla işçilere ve emekçilere kesilmiştir.

Emeğe kölelik dayatan politika ve uygulamaların arttığı bu sürece önce ‘Çinlileştirme süreci’ denmiş, tepkiler üzerine model “Türk Tipi Ekonomi Modeli” olarak adlandırılmıştır.

Adı Türk Tipi olarak değiştirilse de model Türkiye’nin bir ucuz emek cehennemi haline getirilmesinin bir kılıfı olma işlevi görmüştür. Çünkü “Türk tipi” denilen model gerçekte kapitalist sistemin sergilediği temel refleksten ibarettir. Kapitalist sistemin emekçi sınıfların örgütsüz, mücadelesinin sınırlı olduğu koşulları karını, sermaye birikimini daha rahat bir şekilde arttırıldığı temel bir gerçekliktir.

Nitekim 2021 yılı ortalarından ibaret daha pervasız hale gelmeye başlayan Türk Tipi Ekonomi Modelinde de emeğin eski mücadelelerinin birikimlerinin hedefe konulması, kazanılmış hakların tasfiye edilmesi amaçlanmıştır.

Uygulanan ekonomik model; kredi musluklarını açmanın yanı sıra seçimden hemen önce en çok yoksullaşanların başında gelen kamu işçilerine ve kamu emekçilerine ‘refah payı’ altında yapılan maaş artışları, seçim sonrasına verilen vaatler, sosyal yardımlar, teşvikler, EYT, konut kredisi gibi yollarla desteklenmiştir.

Söz konusu “Türk Tipi Ekonomi Modeli”nin yıkıcı sonuçlarını aşağıda temel başlıklar altında sırlamak mümkündür:

  • Enflasyon Yoksulun Cebinden Zengine Aktarılan Bir Vergiye Dönüştü!
  • Ücretli Kesimlerin Yoksulluğu Arttı
  • Kamu Emekçilerinin Reel Geliri Eridi.
  • Emekçilerin Satın Alma Gücündeki Erime Artarak Devam Etti.
  • Çarklar Sermaye İçin Döndü!
  • Emeğin Büyümeden Aldığı Pay Dibe İndi.

Bu ağır ekonomik kriz, yoksullaşma ve güvencesiz çalışma koşullarında, milyonlarca kamu emekçisi ve emeklisini ilgilendiren 6. Ve 7. Dönem TİS görüşmeleri ve bütçe süreçleri gerçekleşti….

ASRIN İHMALLERİ DEPREMİN ETKİLERİNİ FELAKETE DÖNÜŞTÜRDÜ!

Kapitalizm Öldürüyor!

6 Şubat 2023 tarihinde Kahramanmaraş’ın Pazarcık ilçesinde 7,7 büyüklüğünde ve Elbistan ilçesinde 7,6 büyüklüğünde gerçekleşen depremler on bir ilde (Adana, Adıyaman, Diyarbakır, Gaziantep, Hatay, Kahramanmaraş, Kilis, Malatya, Osmaniye, Şanlıurfa ve Elâzığ) yıkım yarattı. 20 Şubat’ta Hatay’da meydana gelen 6,4 büyüklüğündeki deprem de dahil olmak üzere yaşanan artçı sarsıntılar yıkımı daha da artırdı. İktidar ve iktidar medyası 6 Şubat’ta yaşanan depremin “yüzyılın felaketi” olduğunu iddia etti. Bu iddiayı yıkımın büyüklüğünü ve deprem sonrası acizliklerini gerekçelendirmek için kullandılar.

Oysa depremlerin bu kadar çok yıkım ve ölüme yol açmasının birinci nedeni; geçmişten bugüne mevcut iktidarların özellikle de AKP iktidarının ülkedeki kentleşme, yapılaşma, imar düzeni, ihaleler, denetleme, inşaat sektörü ile birlikte bir bütün olarak var ettiği rant politikalarıdır. Diğer bir nedeni ise; Kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi, temel hakların piyasalaştırılması, başta eğitim ve sağlık hizmetleri olmak üzere kamu hizmetlerinin özel şirketlere devredilmesi, kamu ihalelerinin Kamu Özel İşbirliği projeleri ile kâr odaklı bir şekilde yürütülmesidir.

Geçmişten bugüne mevcut iktidarların, özellikle de AKP iktidarının özelleştirme politikaların sonuçlarını çok somut şekilde; deprem öncesinde, deprem sırasında ve deprem sonrasında bütün yıkıcılığı ve öldürücülüğüyle yaşadık.

Yaşadığımız felaketi Marquez’in “Kırmızı Pazartesi” romanının hikâyesine benzetebiliriz. Marquez’in romanı, işleneceğini herkesin bildiği ancak engel olmak için kimsenin bir şey yapmadığı bir cinayetin öyküsünü anlatır. Buna benzer şekilde, deprem konusunda bilim insanları gelecek olan felaketi raporlamış, etkilerini öngörmüş, alınması gereken önlemleri sıralamış, ancak iktidar bu konuda harekete geçmemiştir. Türkiye’de deprem öncesinde atılması gereken adımlar atılmamış, hayat kurtarıcı etkisi ortaya konmuş önlemler alınmamıştır. Raporlar ve uzman görüşleri bu gerçeği açıkça ortaya koymaktadır. Depremin tartışmasız olarak ortaya çıkardığı en net gerçeklik yaşanan büyük yıkımın ve trajik sonucun özelleştirme politikaları, denetimsizlik, kamu hizmetlerinin piyasaya açılması, iktidarın rant ve talanı teşvik eden politikaları ile direk bağlantısıdır. Nitekim depremde can kayıplarının ve yıkımın en çok yaşandığı yerler AKP ile parlayan müteahhitlerin yaptığı siteler, hastaneler, köprüler ve otoyollar olmuştur.

Deprem bekleniyordu, depremin ne kadar yıkıcı olacağı da yazılmıştı. Bunu yüzyılı felaketi yapan ise göz göre göre gelen bu depreme ilişkin bir hazırlık yapılmamasıydı. Bu deprem yüzyılın depremi değildir.

Depremin yüzyılın felaketi haline gelmesine sebep olan şey AKP’nin rant ve talan politikalarıdır. 20 yıllık iktidarında AKP depremlere yönelik ciddi bir hazırlık yapmamış, 9 defa imar affı çıkartarak depremin yıkımını artıracak yapılaşma politikaları izlemiştir.

Kurduğu tek adam rejimiyle kamunun deprem sonrası kurtarma ve insani yardım kapasitesini işlevsiz hale getirmiştir. Özelleştirme politikaları sonucunda şirketleştirdiği AFAD, Kızılay gibi yardım kuruluşlarının da   deprem sonrası organizasyonu gerçekleştiremediği ve tüm bu kurumlarla birlikte iktidarın özelleştirme politikalarının da enkeza döndüğünü hep birlikte gördük.

SÖZÜN ÖZÜ ESAS FELAKET TEK ADAM REJİMİDİR:

Unutmamak için sık sık tekrarlamakta yarar var; depremler doğaldı ama depremin faturasının bu kadar ağır ve yıkımın bu boyutta olması doğal değildir. Deprem sonrasında günlerce, haftalarca halkın yaşadığı çaresizlik ve geçen bir yıla rağmen halen en asgari insani yaşam koşullarının (yeterli ve temiz su, hijyen, barınma, sağlık ve eğitim başta olmak üzere kamusal hizmetlere erişim) deprem illerinde sağlanmamış olması doğal değildir. Ülkenin büyük çoğunluğunun fay hattında olmasına, yıkıcı depremlerin gerçekleşme olasılığının bilimsel olarak bilinmesine rağmen gerekli tedbirlerin alınmamış, denetimlerin yapılmamış olması doğal değildir.

Deprem sonrasında enkaz kaldırma çalışmalarında yaratılan ekolojik tahribat, molozların dere yataklarına, tarım ve yaşam alanlarına dökülmesi ve bunun sonucunda açığa çıkan asbest ile hava kirliliği depremden sonra bir kez daha bölge halkının yaşamını tehdit ediyorsa yaşananlar doğal değildir.

İktidar, tercihini insanı, toplumu, doğayı önceleyen, depreme karşı alınacak önlemlere dair politikaları hayata geçirmek yönünde kullanmak yerine, başta inşaat sektörü olmak üzere ekonomik ve siyasal rant sağlamak yönünde kullanmıştır.  Sıklıkla imar afları çıkartan ve sorunlu binaları depreme karşı güçlendirmek yerine müteahhitleri zenginleştirmeye dönük yeni konut inşa etme politikaları uygulayan iktidar, depremin ilk anlarından itibaren, arama kurtarma çalışmalarını bölgeye ulaştırmayarak, çöken hastaneler ve sağlık sistemi karşısında gerekli tedbirleri almayarak ve deprem sonrasında yardımların depremzedelere ulaşmasını sağlamayarak yıkımın ve ölümlerin artmasında ve depremlerin bir katliama dönüşmesinde birinci derece sorumludur. Tüm bu yaşananlar, depremin salt bir doğal afet ve ölümlerin de doğal olmadığının, depremin iktidar eliyle bir katliama dönüştüğünün açık ispatıdır.

Konfederasyonumuz depremin yaşandığı 6 Şubat 2023 gününden itibaren tüm sendikaları ve üyeleriyle birlikte harekete geçmiş, her türlü olanakları ve gücünü seferber etmiş, dayanışma ve yaşamların yeniden inşası kapsamdaki çalışmalara olanakları kapsamında her aşamada dahil olmuştur. Konfederasyonumuz bundan sonra da depremin yıkıcılığının yaşandığı illerde kentlerin ve yaşamın yeniden inşası noktasında dayanışma içerisinde, daha planlı ve organize çalışmalar yürütme noktasında sendikaları ve üyeleriyle birlikte tam bir kararlılık içerisinde olacaktır.