ERKAN AYDOĞANOĞLU: İŞÇİ EYLEMLERİ VE İKTİDARIN TUTUMU (20. 09. 2018)

166

ülkede yaşanan otoriter ve baskıcı uygulamalar ile işçi sınıfının çalışma ve yaşam koşullarına yönelik saldırıların nasıl iç içe geçtiğini, öncesi bir tarafa, geçtiğimiz 16 yıl içinde işçi sınıfının en temel sendikal hak ve özgürlüklerinin nasıl birer birer elinden alındığını biliyoruz. Geçtiğimiz yıllar içinde yüzlerce işyerinde, anayasal haklarını kullanarak sendikalara üye olan binlerce işçi işten atıldı. İşçilerin, yasal grev hakları, hiç ilgisi olmadığı halde, ‘milli güvenlik gerekçesiyle’ yasaklandı. Yıllar içinde sendikaların tamamına yakını yasal düzenlemeler ve fiili uygulamalarla yoğun bir denetim ve baskı altına alındı.
İstanbul 3. havalimanının inşa sürecine başlandığı yıldan itibaren iktidar ve medyası tarafından büyük bir başarı olarak görülerek, dünyanın ‘kıskandığı’ bir proje olarak sunuldu. Ancak özellikle son aylarda, açılış tarihi olan 29 Ekim’e yetiştirmek için daha çok baskı uygulanan binlerce işçi, ağır çalışma şartları ve sağlıksız yaşam koşullarına karşı, en temel insani talepleriyle eyleme geçtiklerinde, kafalarını kaldırıp haklarını istediklerinde devletin güvenlik güçlerini ve çeşitli mesleklerden iktidar yandaşlarını karşılarında gördüler.
İşçilerle zar zor görüşen milletvekilleri ve avukatların aktardığına göre, gece yarısı şantiyelere yapılan baskınlarla gözaltına alınan yüzlerce işçi, ’29 Ekim’e kadar ölseniz de burası bitecek’ tehditleri eşliğinde fiziki ve psikolojik işkenceye maruz kaldılar. Yetmedi, trolünden yandaş gazetecisine kadar azımsanmayacak bir kesimin ağır hakaretlerine maruz kaldılar.
Tıpkı 19. yüzyılda kölece çalışma koşullarına karşı isyan eden Avrupalı işçiler gibi, ‘Köle değiliz’ diyerek eylem yapan havalimanı işçilerinden 24’ünün, hukuken asla ceza gerektirmeyen suçlamalarla tutuklanması, sadece havalimanı işçileri açısından değil, hakkını aramak isteyen herkes açısından önemli mesajlar içeriyor.

Uzun bir süredir ciddi kriz tehdidi altında olan Türkiye kapitalizminin ihtiyaçlarına uygun olarak güvencesiz, korumasız, esnek ve angarya çalışmaya dayanan otoriter emek rejiminin nasıl bir şey olduğunu görmek için, iktidar güçlerinin (siyasetçisi, patronu, gazetecisi, trolleri vb. ) işçilerin hak eylemleri karşısındaki tutumlarına, hakaret dolu söylemlerine bakmak yeterli.
Ekonomik kriz sürecinde yoğunlaşacak saldırıların işçiler tarafından sessizlikle karşılanmayacağını patronlar da, iktidar da çok iyi biliyor. Bu nedenle, gerek üçüncü havalimanı eylemlerinde, gerekse krize karşı başlatılan çeşitli işçi eylemlerinde sık sık ‘terör’ve ‘vatan hainliği’ suçlamaları yapılıyor, devletin geleneksel baskı aygıtlarını (asker, polis, yargı) devreye sokarak en temel demokratik hak ve özgürlükleri yok sayan adımlar atılıyor, keyfi kararlar alınıyor.
Sadece geçtiğimiz hafta içinde yaşananlar, söz konusu olanın sadece işçilerin çalışma ve yaşama koşullarına yönelik haklı taleplerinin karşılanması açısından değil, tarihinin en ciddi krizlerinden birisiyle karşı karşıya olan sermaye güçlerinin çıkarlarının korunması için tüm baskı, tehdit ve zor aygırlarının kullanılacağı anlaşılıyor.
İktidar güçlerinin canla başla korumaya, ayakta tutmaya çalıştığı düzenlerine ve aktörlerine karşı gelişecek örgütlü ya da örgütsüz tepkilerin, en temel demokratik taleplerin bile daha baştan ‘ezilerek’ kontrol altına alınmak istenmesi, kriz koşullarının ağırlaşmasıyla birlikte artması beklenen işçi eylemlerine karşı açık bir gözdağı, ciddi bir tehdit olarak görülmeli.
Krizin derinleşmesi, sadece işçi sınıfının kazanılmış haklarına yönelik saldırılarla sınırlı kalmayacak, ülke çapında sürdürülen baskıcı, otoriter ve antidemokratik uygulamaların daha da sertleşmesine neden olacak. Bu nedenle krize karşı mücadelenin sadece ekonomik krizin sonuçlarıyla sınırlı kalmaması, ekonomik-demokratik talepleri birlikte ele alarak, krizden etkilenen/etkilenecek olan en geniş kesimleri harekete geçirmeyi hedeflemesi büyük önem taşıyor.
20 EYLüL 21018 – EVRENSEL