ERKAN AYDOĞANOĞLU: EKONOMİK SAVAŞ (16. 08. 2018)

165

Türkiye ekonomisinde uzun süredir yaşanan ve 24 Haziran seçimleri sonrasında etkisini arttıran ekonomik sorunlar, son iki haftada döviz fiyatlarında yaşanan ani dalgalanmalar üzerinden iyice su yüzüne çıktı. Bugüne kadar her açıdan ‘pamuk ipliğine’ bağlı olan ülke ekonomisinde yaşanan olumsuz gelişmelere karşı hiçbir önleyici tedbirin alınmaması, Türkiye’yi ciddi anlamda köşeye sıkıştırmış durumda.
Türkiye ekonomisinin büyük ölçüde döviz cinsinden borçlanmaya ve sıcak paraya bağımlı olması, iç ve dış siyasette yaşanan her türlü gerilimin ekonomiyi derinden etkilemesine neden oluyor. Bu durumun son örneği, ‘Rahip krizi’ gerekçe gösterilerek başladığı iddia edilen, ancak uzun süredir öncü işaretleri görülen ekonomik dalgalanma sürecinde net bir şekilde görüldü.
Cumhurbaşkanı Erdoğan döviz fiyatlarında yaşanan aşırı oynaklığı ‘Döviz kurundaki gelişmelerin ekonomik temeli yok. Saldırı niteliği taşıyan bir ekonomik savaş yaşanıyor’ şeklinde oldu. Erdoğan’ın böyle konuşmasının iki nedeni var. Birincisi, bugüne kadar ekonomik alanda benimsedikleri yanlış politikalardan kaynaklı tüm sorumluluğun üzerini örterek, krizi yaratanın kendileri değil ‘dış güçler’ olduğu algısını güçlendirmek istiyor. İkincisi, dövizde yaşanan dalgalanmadan doğrudan etkilenmesi kaçınılmaz olan geniş halk kitlelerini önümüzdeki aylarda daha da belirginleşmesi beklenen krizin maliyetine ortak etmeye çalışıyor.
Geçmiş kriz dönemlerinde olduğu gibi, aralarında kimi sendika ve konfederasyonların da olduğu, eskiden bu yana iktidarın güdümünde hareket eden çok sayıda kurum, döviz fiyatları üzerinde toplu iğne başı kadar etkisi olmayan ‘dolar bozdurma’ çağrıları yapmaya başladı. Bugüne kadar ay sonunu getirmekte zorlanan işçilerin sorunlarını çözmek için kılını kıpırdatmayan kimi sendika ve konfederasyonların krizin faturasını üstlenmek için adeta birbiriyle yarışıyor olması tam bir trajedi örneği.

Kriz koşullarında devlet tarafından uygulamaya konulmak için yapılan bütün hazırlıklar, kısa ve orta vadede gündeme getirilecek olan bütün önlemlerin büyük ölçüde patronların ve bankaların yükünü hafifletmek için yapıldığı açık. Bu çerçevede atılan ve atılacak adımların kimleri kurtarmaya yönelik olduğunu, faturanın kimlere çıkarılacağını geçmiş kriz deneyimlerine bakarak tahmin etmek zor değil.
TL’deki değer kaybına paralel olarak oluşacak olan yüksek enflasyonun ilk sonuçları reel ücretlerin hızla erimesi ve halkın satın alma gücünün belirgin bir şekilde azalması şeklinde karşımıza çıkacak. Yüksek döviz fiyatları ve yaşanacak ekonomik durgunlukla birlikte artan iflaslar nedeniyle işsizliğin belirgin bir şekilde artacak. Emekçi ailelerin içine düştüğü borç batağının daha da büyümesi, başta asgari ücretliler ve güvencesiz çalışan milyonlarca emekçi başta olmak üzere, geniş emekçi kesimlerinin ciddi bir ekonomik ve psikolojik çöküşün gündeme gelmesi kaçınılmaz.
Emekçi sınıfların ekonomik ve siyasal olarak yeterince örgütlü olmaması, sermayenin emek düşmanı politikaları karşısında emek örgütlerinin hiç olmadığı kadar zayıf ve etkisiz kalması, iktidar ve sermaye güçlerinin ekonomide yaşanan olumsuzlukların faturasını emekçilerin sırtına yıkmasını kolaylaştıran bir işlev görüyor.
Gerek üretimde, gerekse tüketimde büyük ölçüde yabancı para cinsinden gerçekleştirilen ithalata olan bağımlılığın giderek artması,kuşkusuz sadece döviz kurlarında yaşanan dalgalanma üzerinden halkın cebindeki paranın değer kaybetmesi ile sonuçlanmıyor. Aynı zamanda temel tüketim mallarının fiyatlarının aniden yükselmesi, krize karşı tedbir bahanesiyle yeni vergi artışlarının gündeme gelmesine, emekçilerin uzun süredir içine itildiği kriz koşullarının daha da ağırlaşmasına neden oluyor. Bu açıdan bakıldığında, iddia edildiği gibi bir ekonomik savaştan bahsedilecekse, asıl savaşın milyonlarca emekçinin büyük zorluklara göğüs gererek verdiği ‘yaşam savaşı’ olduğunu görmek gerekiyor.
16 AĞUSTOS 2018 – EVRENSEL