ESRA ARSAN: BİR 8 MART’I DAHA KADINA YÖNELİK ŞİDDETLE KUTLADIK (10. 08. 2017)

171

Dünya emekçi kadınlar gününün kutlandığı son hafta içinde ülkemizde kadına yönelik direkt, kurumsal ve psikolojik şiddetin her türlü şekline tanıklık ettik. Hatta denilebilir ki, dünya kadınlar gününü kadınlara eziyet ederek kutladık. Basında yer alan haberlerden izlediğimiz kadarıyla, Türkiye’de iki ayrı kadın dünyası var. Birinci dünyada, her 8 Mart’ta olduğu gibi, “Kadınlar çiçek, erkekler böcektir” diskuruyla kadını süslü ev eşyası gibi gören malum zihniyet var. İkinci dünyada ise, kadın oldukları için eksik görülen, sömürülen, şiddete maruz kalan, ötekileştirilen, yok yere suçlu addedilen, erkekler dünyasında hakları gasbedilen kadınların hikayeleri.
İçinde bulunduğumuz şu bir hafta içinde yaşanan birkaç olay bile bu olumsuz örnekleri göstermeye yeter.

önce Dilek Doğan davası: Ailesiyle evinde huzur içinde uyurken evi silahlı polis ve özel timlerce basılan ve bu haşin arama sırasında “Eve ayakkabılarınızla girmeyin” dediği için polislerden biri tarafından oracıkta öldürülen Dilek Doğan cinayetine ilişkin yeni görüntüler ortaya çıktı. Videoda, cinayetin hemen sonrasında, Dilek Doğan’ın babası “Kızımı, benim değerlimi siz nasıl öldürürsünüz” diye feryat ederken, evin dışındaki polislerin bile birbirlerine şaşkınlıkla “özel tim bunu nasıl yapar?” diye sorduğunu duyuyoruz. İster adi suç, isterse terör araması için olsun, polisler masum insanların evini basarak onları öldüremez. öldürürse bu suçtur, cinayettir. Ama Dilek Doğan davası kadına yönelik şiddetin nasıl örtbas edildiğine dair bir örnek. Savcı, katil için “taksirle (yani istemeden) öldürme” suçundan 3 ila 6 yıl hapis cezası istiyor. Böyle bir cezanın “yatarı” ne? Ve bu cezanın ne caydırıcılığı var? Ama burası Türkiye…

İkinci olay, gazeteci ve ressam Zehra Doğan’a yaptığı bir resim nedeniyle (yanlış okumadınız bir resim) verilen 2 yıl 9 ay 22 günlük hapis cezası. Zehra Doğan sadece resim yaptığı için değil, aynı zamanda yaptığı resmin görüntüsünü sosyal medyada paylaştığı için de Türk mahkemesi tarafından bu cezaya çarptırılmış. Güneydoğuda gazetecilik yapan,kadın gazetecilerin kurduğu JINHA Ajansı editörü Zehra Doğan, 9 aydır Mardin E Tipi Cezaevinde tutukluydu ve örgüt üyeliğiyle örgüt propagandasından yargılanıyordu. Gazetecinin örgüt üyeliğini tespit edemeyen mahkeme, sağ olsun(!), “malum” örgüt propagandası suçundan gazetecinin tutuksuz yargılanmasına karar vermiş. Zehra Doğan’ın 21 Aralık 2015-9 Aralık 2016 tarihlerinde sosyal medyada yaptığı paylaşımlar ve 22 Aralık 2015 tarihinde Nusaybin’de 10 yaşındaki bir çocuğun notlarını haberleştirmesi ise suç görülerek, 2 yıl 9 ay 22 gün hapis cezası verilmiş. Alın size hem adaleti hem de caydırıcılığı olmayan bir ceza daha. çünkü gazetecileri hapsederek, sansürleyerek gazetecilerin gazetecilik yapmasını, gördüğünü yazmasını veya fotoğrafını paylaşmasını engelleyemezsiniz; çünkü bu ceza yaptıkları işin doğasına aykırı.

Emekçi Kadınlar Günü’nde devletin mahkemeleri tarafından cezalandırılan bir diğer kadın gazeteci de Bianet.org sitesinin kurucusu, gazeteci, yazar ve insan hakları aktivisti Nadire Mater. Mater, basın ve ifade özgürlüğünü savunmak için özgür Gündem gazetesinde yaptığı bir günlük sembolik nöbetçi yayın yönetmenliği nedeniyle 1 yıl 3 ay (ertelemeli) hapis ve 6 bin lira para cezasına çarptırıldı. Aynı gün kendisiyle aynı davada yargılanan Yıldırım Türker’e 1 yıl 10 ay, Hasan Cemal’e ise 6 bin lira para cezası verildi. Nadire Mater duruşmanın sonunda kendisine söyleyecek sözü olup olmadığını soran hakime şunları demiş: “Davanın açılmasını gerektiren bir durum olmadığı ortada, ama yine bu dayanışma en azından kamuoyuna ülkemizde Kürt medyasının neler yaşadığı konusunda ipuçları veriyor. Bu yüzden sizlere teşekkür ederim. “
Zehra Doğan’ın ve Nadire Mater’in kendilerini yok yere yargılayanlar karşısındaki cesur ve dik duruşu tüm kadın gazetecilere örnek olmalı. Sonuçta bu ülkede bir gün yeniden basın ve ifade özgürlüğü olacaksa, o noktada Nadire Mater ve Zehra Doğan gibi gazetecilerin emekleri ve yaşanmışlıkları sayesinde olacak.

Dünya Emekçi Kadınlar Günü etkinlikleri sırasında İstanbul’da meydana gelen bir diğer vahim olay da İstanbul Bilgi üniversitesi kampüsünde gerçekleşti. 8 Mart kutlamaları için üniversite bahçesinde çadır kuran bir grup kadın öğrenciye okul içinden ve dışından organize olmuş kalabalık bir erkek grubu tekbirlerle saldırdı. Ellerindeki bıçaklarla Bilgi üniversitesi Kampüsüne rahatça girebilen ve kendilerine Osmanlı Ocakları adını verdikleri söylenen bu saldırganlar, etkinlikte yer alan bir kadın öğrenciyi saçlarından tutup yere çarparak darp etti, diğer öğrencileri de ellerindeki bıçaklarla tehdit etti. Bu olayla birlikte, kadına yönelik şiddet artık vakıf üniversitelerinin kampüslerine de girmiş oldu. öğrenciler haklı olarak öfkeli. çünkü bu saldırgan İslamcı grup tarafından aylardır tehdit edildiklerini ve sosyal medyadan hedef gösterildiklerini anlatıyor, okul yönetimini ise kendilerine ilettikleri yazılı şikayetlerine rağmen gerekli önlemleri almamakla suçluyorlar. Şikayetler ciddiye alınıp dinlenmeyince, önlem de alınmayınca, sonuç: bu vahim olay. Üniversite kampüslerini tek bir öğrencinin bile burnunun kanamadığı yer haline getirmek, onların güvenliğini sağlamak ve öğrencilerin yasal etkinlik özgürlüklerini korumak, o öğrencilerden her yıl milyonlarca lira eğitim ücreti alan üniversite yönetimlerinin sorumluluğundadır kuşkusuz. Bu saldırganlığa katılan eli bıçaklı kadın düşmanlarıyla, kampüs içinde ve dışında güvenlik ihmali olanların ne gibi bir ceza alacaklarının takipçisi olacağız.

Bir 8 Mart haftasını daha kadına yönelik şiddet, hiddet, haksız cezalandırma, güvencesizlik ve ölümlerin acısıyla geçirdik. Ben bu hafta basın yayın organlarını izlerken kadınların maruz kaldığı hak ihlallerinin aslında ne derece yaygın, sıradanlaştırılmış ve içselleştirilmiş olduğunu da bir kez daha fark ettim. Ama öte yandan kadınların sınıfsal mücadelesini ve dünyayı daha yaşanacak bir yer yapma yolundaki dayanışmasını da görerek hâlâ umut var diye düşündüm. Kadına yönelik şiddeti engellemek, sadece polisiye önlemlerden ve yukarıda örneklerini gördüğümüz mevcut hukuk sisteminden medet uman bazı erkek yöneticilere bırakılmayacak kadar önemli. Kadının var olma, özgürce yaşama ve yaşatma mücadelesi hayatın her alanında devam edecek.

10. 03. 2017 – EVRENSEL