NİLGÜN TUNÇCAN ONGAN: YAŞASIN DAYANIŞMA (07. 11. 2016)

169

Dün 6 Kasım’dı. YöK’ün kuruluşu.
‘YöK düzeni kuruluşundan bu yana en muzaffer yıldönümünü kutladı’ demek yanlış olmaz sanırım.
Binlerce öğretim üyesinin Bakanlar Kurulu kararıyla ve “başka hiçbir işleme gerek kalmaksızın” (KHK’lerde aynen böyle yazıyor) kamu görevinden men edildiği, gerekçe soranlara bilgi verilmeyeceğine ilişkin genelgeler yayınlanan bir ortamda kutladı YöK, 35. yaşını.
üstelikte, darbe anayasasının bile bol geldiği ve YöK’ü kuranları bile kıskandıracak nitelikteki böylesi koşullar, akademisyenlerin idari/hukuki güvencesizliğiyle de sınırlı değil. Zira içinde bulunduğumuz 35. yıl, üniversite eğitiminin ticarileştirilmesi hedefi bakımından da tam bir “zafer” yılı.
Ticarileştirmenin boyutları ise eğitimin bir kamusal hak olmaktan çıkartılması yanında, kurumsal işleyişin topyekün bir şirket AR-GE’sine dönüştürülmesine kadar uzanıyor. Akademik başarı ve beklentilerin de buna göre belirlendiği bir aşamadan söz ediyoruz.
Bu tablodan üniversite emekçilerinin payına düşen ise idari ve hukuki güvencesizliğin iş güvencesizliğiyle taçlandırılması! Bu minvalde akademik özgürlükten söz etmiyorum bile.
Esasen YöK’ün kuruluş amacı olanve ancak 35 yıl sonra (ve ancak OHAL rejimi çerçevesinde) tam olarak hayata geçirilebilen bu dönüşümün kalıcı hale gelmesi ise 2 şeye bağlı:
Birincisi olağanüstü hal koşullarının olağan zamanlar için de yasalaşması. Ki, fiili durumu yasalaştırmanın bir hukuk tekniği haline dönüştürüldüğü demokrasimizde bu duruma oldukça yakın olduğumuzu vurgulamaya gerek yok sanırım. Zaten kısa süre önce basına yansıyan yeni YöK tasarısı da bu beklentiyi doğrular nitelikteydi.
İkincisi ise mücadeleden yana tutum alan, kendi çıkarlarını işçi sınıfının çıkarlarıyla birleştirmiş ve aydın sorumluluğunu da bu çerçevede tanımlamış olan üniversite bileşenlerini tasfiye etmek.
Bu hamle de İstanbul üniversitesi’nden geldi. 675 Sayılı KHK ile ihraç edilen hocalarımız, her platformda yürüttükleri iş güvencesi mücadelesini üniversiteye de taşımış ve bunu kazanımla sonuçlandırmış olanlardı.
Onlar 2008 yılındaki asistan hareketinin önderleri ve bu hareketle dayanışma içinde olan hocalardı.
Yürüttükleri mücadeleyle yüzlerce araştırma görevlisinin doktora sonrası üniversiteden atılmalarını engellemiş ve bir tek arkadaşlarını bile feda etmemişlerdi. O dönemde üniversite yönetiminin aldığı, tüm araştırma görevlilerini görece daha güvenceli bir kadro olan 33/a’ya aktarma kararını YöK’le kurdukları enformel ilişkiler üzerinden etkisiz hale getirenler, arkadaşlarımızın bu mücadelesini aşamamıştı. Dolayısıyla da, mevcut araştırma görevlilerini üniversiteden atıp, yerlerine kendi “makbul” akademisyenlerini yerleştirme imkanı bulamamışlardı.
İşte 2008’den kalan bu hesap ancak 8 yıl sonra ve ancak OHAL rejimi koşullarında kapatılabildi.
Dolayısıyla İstanbul üniversitesi’ndeki ihraçların diğerlerinden farklı olduğunun altını çizmek gerekiyor. çünkü dillere pelesenk olan “Kurunun yanında yaş da yanıyor” yakınmalarıyla açıklanamayacak şekilde ekseriya “yaş”ların hedef alındığı bir durum söz konusu. Bu “yaş”ların ortak özelliği ise emek mücadelesini şiar edinmiş, barış mücadelesini emek mücadelesiyle birleştirmiş isimler olması.
öte yandan araştırma görevlilerinin iş güvencesinin OHAL KHK’larıyla ortadan kaldırıldığı ve bunun kamu personeli rejiminin yeniden yapılandırılması yoluyla üniversitenin tüm bileşenlerine sirayet edeceği böyle bir ortamda, bu arkadaşlarımızın ihraç edilmiş olması çok açık ki intikam almanın yanında üniversitenin direnme gücünü de tahrip etmeye yönelik bir hamle.
Ancak bu hamlenin başarıya ulaşmayacağının en önemli göstergesi ise 4 Kasım günü Beyazıt Meydanı’na sığmayan o kalabalık. Yüzlerce öğretim üyesi ve tüm üniversite bileşenleri yanında demokrasi güçlerinin ve en önemlisi de işçi sınıfının orada bulunması.
Sonuç itibarıyla; evet! Mesajı aldık. Ve dayanışma diyoruz. 07. 11. 2016 – EVRENSEL