FİKRET İLKİZ: YARGININ TUTUKLAMA HAKKININ SINIRI (04. 07. 2016)

166

On günlük Ahmet Nesin ve Erol önderoğlu’nun Metris ve Silivri; Şebnem Korur Fincancı’nın Bakırköy Kadın Cezaevi serüveni…

Savcılık ifadesi ve Sulh Ceza hâkimi kararı ile tutuklama (20 Haziran 2016)

Savcılık tarafından yazılan iddianame ile açılan ceza davaları (21 Haziran 2016)
Tutuklama kararlarına itirazların Sulh Ceza Hâkimi kararıyla reddine dair kararlar (24 Haziran 2016)
Ağır Ceza Mahkemesi kararıyla tutuklama kararının kaldırılması ve tahliye (30 Haziran 2016)

Gazeteciler dayanışma amacıyla özgür Gündem gazetesinde nöbetleşe genel yayın yönetmenliği yaptıkları için ifadeleri alınıyor ve haklarında ‘terör propagandası’ yapmaktan iddianame düzenlenip davalar açılıyordu.

20 Haziran 2016’da İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Şebnem Korur Fincancı, Erol önderoğlu ve Ahmet Nesin’in ifadelerine başvuruldu ve on günlük cezaevi serüven başladı. Üç kişinin ifadesini alan Savcı, tutuklanmaları istemiyle Sulh Ceza Mahkemesi Hâkimliğine sevk etti.
Haklarındaki suçlama özgür Gündem gazetesinde genel yayın yönetmenliği yapmak suretiyle terör örgütü propagandası yapmak ve övmek.
Savcılık; genel yayın yönetmenliği görevini üstlenen şüphelilerin üzerine atılı suçu işlediğine dair
kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren olgularınvar olduğu
ve
tutuklama nedenleri bulunduğu
için her üç
“şüphelinin üzerine atılı suçun vasıf ve mahiyeti, mevcut delil durumu, suça dair yasada yazılı cezanın üst haddi dikkate alınarak CMK’nın 100. vd. maddeleri uyarınca”
Sulh Ceza Hâkimliği’nden
tutuklanmalarına
karar verilmesini istedi.
Aynı gün (20. 06. 2016) İstanbul 1. Sulh Ceza Hâkimi
(şüphelilerin)
özgür Gündem gazetesinin haber içeriklerinde silahlı terör örgütü KCK ve alt yapılanmalarının propagandası yaptıklarını ve üzerlerine atılı suçu işledikleri yönünde kuvvetli suç şüphesinin varlığını gösteren somut deliller bulunduğu, yüklenen suçun yasada öngörülen cezanın üst sınırı, basın yayın yoluyla işlenmiş olması nedeniyle artırım sebebinin bulunması, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 100 ve devam eden maddeleri uyarınca şüphelilerintutuklanmalarına engel bir halin
(tutuklama yasağı ve yargılama engeli bulunmaması hali gibi)
bulunmadığı,
işin önemi,
verilmesi beklenen ceza veya güvenlik önlemi değerlendirildiğinde, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 13. maddesinde ifade olunan
‘ölçülülük’ ilkesi uyarınca, daha hafif koruma önlemi olan adli kontrol tedbiri uygulanmasının bu aşamada soruşturmaya konu suç ve bu şüpheliler açısından
‘yetersiz’
kalacağı ve amaca hizmet etmeyeceği kanaatine varılarak üçünün de
tutuklanmalarına
karar verdi.
Tutuklanmalarından bir gün sonra… 21 Haziran 2016’da her üçü için terör propagandası yapmak, suç işlemeye tahrik, suçu ve suçluyu övmek suçlarından cezalandırılmaları isteğiyle yazılan iddianamelerle İstanbul 13. Ağır Ceza ve 14. Ağır Ceza mahkemelerinde davalar açıldı.
Tutuklama kararlarına avukatları itiraz etti ve tahliyelerine karar verilmesini istediler. İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi henüz açılan davanın iddianamesini değerlendirme aşamasında olduğundan bahisle
tutukluluk hallerinin incelenmesi
ve tahliye talepleri konusunda bir karar verilmek üzere dava dosyasını 2. Sulh Ceza Hâkimliğine gönderdi.
İstanbul 2. Sulh Ceza Hâkimliği 24 Haziran 2016’da
“İstanbul 1. Sulh Ceza Hâkimliği’nin 20. 06. 2016 tarih ve 2016/226 sorgu kararında usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmadığından”
tutuklama kararına yapılan itirazların reddine ve tutukluluk halinin devamına karar verdi.
Bunun üzerine avukatlar İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ne yapılan ikinci başvuru ile duruşma günü verilirken
(yani tensiple)
tahliye kararı verilmesini talep ettiler.

İddianameleri kabul kararı veren İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi 30 Haziran 2016’da davaya Kasım 2016’ya duruşma günü verirken, örneğin Erol önderoğlu hakkında“1-a)
Tutuklu sanık
Erol önderoğlu‘nun üzerine atılı suçların vasıf ve mahiyeti, kanunda öngörülen cezalarının alt sınırı, tüm delillerin toplanmış olması, sanığın tutuklulukta geçirdiği süre ve kaçma şüphesinin bulunmadığı anlaşılmakla
bihakkın tahliyesine”
karar verdi.

30 Haziran 2016’da Şebnem Korur Fincancı ve 1 Temmuz 2016’da (Birleşen 14 ACM dava dosyası üzerinden)
Ahmet Nesin hakkında benzer gerekçelerle tahliye kararı verildi.
On günlük tutukluluk halinden sonra başkaca bir adli kontrol kararı verilmesine gerek bile kalmadan üçü hakkında da tahliye kararı verilince…
Sulh Ceza Hâkiminin “tutuklama” kararına şaşırmadan ama çok kızarak ve bu kararın usul ve yasa hükümlerine uygun ve doğru olduğuna dair diğer Sulh Ceza Hâkimi kararında yazılı cümleye bakınca, ne hissedersiniz? Hemen ardından birkaç gün içinde Ağır Ceza Mahkemesinin tutuklama kararını kaldırarak verdiği tahliye kararlarındaki gerekçelere bakınca… Ne hissedersiniz?
On gün içinde verilmiş tutukluluk ve tahliye kararlarıyla yargı on günlük cezaevi serüveni hakkındaki yargılarının yol haritasını çiziyor. çizilen sınırlar içinde tutukluluğa kızmak veya tahliyeye sevinmek değildir asıl meselemiz. Bunun olabilirliği ve böylece gerçekleşmiş olması kadar endişe vericidir aslında hukukun hali.
Asıl sorun demokrasi ve özgürlüklerin sınırlarını çizme ve belirleme gücünü elinde tutan yargının durumudur. Acıklıdır, çok düşündürücüdür, ama vahimdir!
Bir kere daha anlaşılmıştır ki; bu yargı sisteminin yarattığı insan hakları ihlallerinin önlenmesi veya onarılması aynı yargı sistemi içinde kalarak çözülemez, çözülmüyor.
çünkü bu yargı sisteminin anladığı ceza hukuku, insanları her hal ve şartta tutuklamaktır. Bu yargı sistemi böyle yapmakla insanlara gözdağı verir gibi yapıyor, endişelendiriyor.
çünkü bu yargı sistemi insanlara hukuki güvenlik sağlamak yerine güvensizliği yaygınlaştırıyor.
Tutuklama, kişi hak ve özgürlüğüne zorla getirilen sınırlandırmadır.
Yargı “tutuklama” kararı verebilir, bu gücünü hukuki mevzuattan alır, ancak hakların sınırlandırılmasının da bir sınırı vardır.
Yargı ve yargının zor kullanma gücü; temel hak ve özgürlüklerin yok edilmesine, kişi hürriyeti ve güvenliğinin Anayasa’da, sözleşmelerde ve kanunlarda öngörüldüğünden daha geniş ölçüde sınırlandırmalara uğratılması hakkını sağlar biçimde yorumlanamaz.

Bu nedenle sözleşmelerde, yasalarda, anayasada yerini bulan hak ve özgürlüklere getirilen sınırlandırmalar ancak öngörülen amaçlar için uygulanabilir.
Aksi takdirde yargının özgürlükleri sınırlandırma gücü; kendini, adaleti, hukuku ve vicdanları zora sokar. (Fİ/EKN)
04. 07. 2016 – BİANET