ERKAN AYDOĞANOĞLU: DESPOTİK EMEK REJİMİ (02. 06. 2016)

168

Bugünden yakın geçmişe doğru baktığımızda, işçi ve emekçilerin ekonomik, sosyal ve demokratik hak kayıplarını içeren böylesine bir dönemin daha önce hiç yaşanmadığını kolaylıkla söyleyebiliriz. Sadece son 14 yıl içinde emekçilerin kazanımları birer birer ellerinin arasından kayıp giderken, genç kuşaklar açısından hiç iç açıcı olmayan bir çalışma yaşamı inşa ediliyor.
İktidar uzunca bir süredir toplumun büyük bölümünü yakından ilgilendiren konularda, gayet başarılı bir şekilde, ‘iki ileri, bir geri’ taktiğini izleyerek hedeflerine doğru adım adım ilerliyor. Hak kayıpları ile ilgili tüm yasal düzenlemelerde her kesimin görüşünü alıyor, konuyu ‘müzakere ediyor’ gibi görünse de, nihayetinde yasal düzenlemelerin hepsi en büyük bileşeni iktidar olan sermaye güçlerinin istediği şekilde gerçekleşiyor. Mecliste yakın zaman önce yasalaşan (kiralık işçilik, yeni esnek çalışma biçimleri vb. ) ve önümüzdeki dönemde yasalaşmayı bekleyen (zorunlu bireysel emeklilik, zorunlu arabuluculuk sistemi, kıdem tazminatı fonu vb. ) düzenlemeler, yıllardır emekçilerin etrafını tıpkı bir duvar gibi kuşatıyor. öyle ki, iktidar tarafından özellikle çalışma yaşamına yönelik olarak atılan somut adımlar, tıpkı toplum genelinde olduğu gibi, işyerinde korku, baskı ve sindirmeye dayalı ‘despotik emek rejimi’nin adım adım inşa edildiğini gösteriyor.
Ekonomik-toplumsal sistem kendi gelişim yasalarına göre ‘tıkır tıkır’ işlerken, işçilerden ve aslında toplumun tüm ezilen bireylerinden evde, okulda, fabrikada ya da işyerlerinde kendisini bir şekilde esir alan kurallara ‘itaat’ etmesi, onlara koşulsuz ‘uyması’ isteniyor. İşçilerin çalışırken, zam isterken en temel hakları ellerinden alınmak istendiğinde birbirine ya da mücadele örgütleri olan sendikalara güvenmek ve örgütlü mücadeleye katılmak yerine, çalışacak bir işleri olduklarına şükretmeleri, kaderlerine razı olmaları gerektiği öğütleniyor. Bu şekilde her bir emekçinin kafasını kaldırdığında sopayı yiyeceği hissi yaratılarak, kendilerine çizilen sınırların dışına çıktıklarında başlarına kötü şeylerin gelebileceği hissettiriliyor.
Patronların işçileri ‘terbiye etmek’ için kullandıkları en büyük tehdit, onları sürekli diken üstünde tutarak tedirgin etmek ya da korkutmak. Bugünün emekçileri için işsizlik, düzenli bir gelirden yoksun kalmak en etkili tehdit aracı olarak kullanılıyor. İşsizlik, bugünkü koşullarda çalışan işçiler için bir tehdit olarak kullanıldığı için işçilerin yalnızlaşması, birbiriyle dayanışmadan uzaklaşması ve dolayısıyla örgütlü mücadeleden uzak durması kaçınılmaz oluyor.
Bugün binlerce işçinin işini koruma kaygısıyla patronların her isteğine boyun eğmesi, sermayenin emekçilerin yaşantısı üzerinde nasıl bir egemenlik kurduğunu gösteriyor. Türkiye’de işsizliğin istikrarlı bir şekilde artması, taşeron, kayıt dışı ya da güvencesiz istihdamın yaygınlaşması, aynı işi yapanlar arasındaki ciddi ücret farklılıkları, sosyal güvenlik ve sağlık hakkından eşit derecede yararlanamaması gibi pek çok neden, sistem ne kadar ‘despotik’ karakter gösterirse göstersin bireylerin korkularını tek başına karşılayabilmelerini giderek zorlaştırıyor.
Günümüz modern çalışma ilişkilerinin geçici, esnek, kuralsız ve güvencesiz hale getirilmiş olması, çalışma şansına sahip olanları sürekli daha çok ve daha hızlı çalışmaya, patronlara daha fazla boyun eğmeye zorlarken, bireyleri günlük yaşamlarında sistem tarafından örülen korku duvarının içine hapsederek, kafasını kaldırıp gökyüzüne bakmasını bile engellemeye çalışıyorlar.
İktidar ve sermaye güçleri, bugüne kadar kendi çıkarları doğrultusunda emekçileri büyük korkularla, giderek sertleşen uygulamalarla denetim altına almaya çalıştılar. çoğu zaman da başarılı oldular. Ancak geçtiğimiz dönemde korkmanın, kendi kabuğuna çekilmenin kimseye bir faydasının olmadığını gösteren, metal işçilerinin direnişi gibi, kitlesel direnişler ve mücadele örneklerinin daha çok yaşanması olasılığının giderek güçlendiğini görmek gerekiyor.
02. 06. 2016 – EVRENSEL