SEVDA KARACA: KATİLLERİN KATİLLERİ ÖLDÜRNESİNDEN ADALET ÇIKAR MI’ (15. 04. 2016)

195

özgecan Aslan’ın katili Suphi Altındöken’in Türkiye’nin en yüksek güvenlikli cezaevlerinden birinde kimi mafyatik bağlantıların da ortalığa saçıldığı bir şekilde öldürülmesi günlerdir gündemimizde. Altındöken nasıl öldürüldü, babasına ölümü nasıl seyrettirildi, Altındöken’i öldüren nasıl bir adamdı, o silah cezaevine nasıl girdi ayrıntılarının manşetleri süslediği bir “aksiyon filmi” izliyor gibiyiz.
Bu gündemde “adaletin tecellisi” ise kimi zaman gizli, kimi zaman ise açık bir mesaj olarak önümüze çıkarılıyor. Bizzat Başbakan Davutoğlu’nun özgecan davasında verilen ağırlaştırılmış müebbet cezasına “3 kız babası olarak ve bütün Türkiye’deki kızların manevi babası olarak yüreğim soğumadı” dediği bir olayda, “3 kızı vardı, hazmedemedi” diye atılan başlıklarla, katilin tesis ettiği adaletle yüreğimizin soğuması salık veriliyor.
SAKATLANAN ‘ADALET’ DUYGUSU
Evet; bu ülkede kadınlara ve çocuklara yönelik işlenen suçlarda yargının verdiği skandal kararlara her gün bir yenisi ekleniyor. Cezaların türlü gerekçelerle indirime uğratıldığını ve hatta “suç” bile görülmemesi nedeniyle beraatlerin havada uçuştuğunu görüyoruz. Böyle bir toplumda “adalet” duygusu sakatlanmış, örselenmiş, zemini kaydırılmış bir duygu olarak yaşanıyor. Devletin şiddete uğrayanlardan çok uygulayanları koruyor olması, üstelik bunu da kadınlara reva gördüğü toplumsal roller, erkeklere bahşettiği toplumsal güçleri dayanak yaparak meşrulaştırıyor olması “adalet” duygusunun sakatlanmasının en temel zemini.
MODERN HUKUKTAN ŞER’İ HUKUKA SUçUN öNLENMESİNDEN ‘KISASA KISAS’A
Bir yandan şer’i hukukun “kısasa kısas” ilkesini tartıştırırken, diğer yandan modern hukukun sadece ceza vermeyi değil, suçu ortadan kaldırmayı hedefleyen zeminini ortadan kaldırıyor iktidar. örnek mi istersiniz? Tam da özgecan’ın katilinin cezaevinde öldürüldüğü gün Kayseri’de Cansel’in intihar etmesine neden olan öğretmen hakkında açılan davada “çocuğa cinsel istismar”dan beraat, ama “Müstehcen yayınları okumaya ve seyretmeye teşvik”ten ceza verildi. 9 yaşındaki çocuklarla cinselliğin “haram” olmadığının fetvalarla duyurulduğu ama dizilerden gündüz kuşağı programlarına bizzat RTüK kararlarıyla “Müstehcenlik ve aile değerlerine aykırılık” cezalarının verildiği, zinanın yeniden tartıştırıldığı bir ülkede, bu yargı kararı şaşırtıcı mı?
Bu sakat zemin, yargıya bu kararı verdirirken, Cansel’in babasına da şu sözleri söyletebiliyor elbette: “Burada alacağın cezanın hükmü yok. Zorbalık nasıl yapılıyormuş tüm millet görecek. Ablana selam söyle, yazılan senaryoyu burada çok güzel okudu. Ben de senin için bir senaryo yazdım. Sen de onu okuyacaksın. Senin cezan verildi koçum. . . Ceza gününün gelmesini bekle. “
Yargısına güvenilmeyen, şiddeti önlemek için somut adım atmayan, hatta yöneticilerinin her açıklamasıyla istismarcıları ve şiddet uygulayanları koruduğu inancını pekiştiren bir devletin vatandaşlarının 21. yüzyılın insanlık birikimiyle değil, 16. yüzyılın geri değerleriyle, “Herkes kendi adaletini kendi sağlar” fikriyatıyla donatılmasının bir örneği değilse nedir bu?
ŞİDDETLE MüCADELE ‘ZALİMLERİN İŞİ’ Mİ?
Kısasa kısas hukuku, devletin görevinin vatandaşlarının haklarını korumak olduğu modern bir düzenin değil, güçlünün iktidarını şiddet tekelini canı istediğince dağıtarak iktidarını güvence altına almasının adıdır.
Suçun “bireyselleştiği”, suçu işleyen kişinin “zalimleştirildiği, sapıklaştırıldığı” bir anlayış şiddeti önlemekten ziyade toplumsal şiddeti derinleştirir. Yaygınlaşan şiddet kültüründen beslenen “İdam, hadım, cezasını koğuşta versinler, yok mu bir babayiğit şunun hesabını sorsun” gibi fikirler şiddetle mücadeleyi “zalimlerin işi” haline getirir. Kendisi onlarca suçtan yargılanan bir “zalim”in başka bir “zalim”i zalimce öldürmesinin ardından methiyeler düzülür böylelikle. Kadın ticareti, fuhuş, silah ticareti ve daha pek çok suçtan yargılanan bir adamın sağladığı adaletten “oh” duygusu üretilir. Kadınlara reva görülen her türlü eşitsizliğin toplumsal bir sorun, politik bir sorun olduğunun üstü örtülür. Böylece ne devlete, ne topluma ne de tek tek bu toplumun bir parçası olan bizlere bir sorumluluk biçilmez. Devletten, iktidardan, hukuktan hiçbir şey talep edemeden, hiçbir söz söyleyemeden birilerinin birilerini cezalandırmasını bekler hale getiriliriz.
Katillerin öldürülmesi, çocuk istismarcılarının kuytuda kıstırılıp “işlerinin halledilmesi”, karısına şiddet uygulayan adamın “mahallenin büyüklerine” havale edilmesi kadınlara ve çocuklara şiddeti “müstahak” gören eril bir şiddet kültürünün toprağına can suyu döker. Linç kültürünü beslemek, idam/hadım gibi insanlık dışı cezaların uygulanması için kamuoyunu hazırlamak, toplumsal bir sorun olan şiddet sorununu “kişiselleştirmek”, intikamı gerçek adaletin tesisine yeğ kılar.
Oysa gerçek adalet bu şiddeti doğuran ataerkil sistemi, devletin sorumluluğunu, bütüncül politikaların eksikliğini, eşitsizliği sorgulayarak elde edilir. İntikam duygusunun rehavetine sığınarak değil.
15. 04. 2016 – EVRENSEL