BERNA EKAL: ERKEK ŞİDDETİ VE İSTATİSTİKLER (16. 02. 2016)

174

Bilindiği üzere istatistiki bilgi, modern devletlerin nüfusun nicel ve nitel özelliklerini bilmesine ve bu bilgi aracılığıyla da nüfusu yönetmesine yarayan önemli araçlardan biridir. Bu çerçeveden bakıldığında, eğer ortada belirli bir konuda gerektiği gibi bir istatistik yoksa iki şeyden şüphelenilebilir: ya o konu hakkındaki bilgi, ekonominin işleyişi, asayişin sağlanması, toplum sağlığı vb. açılardan devletin kendine çizdiği müdahale alanının dışında kalıyordur; ya da konunun etraflıca bilinmesi, hali hazırda var olan düzenin sorgulanmasının önünü açacaktır. Genel olarak her türlü insan hakları ihlaline, doğa talanına ya da hayvan sömürüsüne ilişkin resmi kaynak yetersizliği, bu ikinci ihtimal dahilinde değerlendirilebilir. Dolayısıyla hak savunusu açısından, gözden ve gönülden ırak bırakılmak istenen bu alanlarda bilgi üretmenin değeri (ve elbette zorluğu) su götürmez bir gerçektir.
Erkek şiddetinin bilgisini haberlerde aramak
Erkek şiddetinin, normdan / normal kabul edilenden / cinsiyet eşitsizliğine dayalı düzenden kaynaklandığı ve bu düzen içinde sıradan bir eylem olarak kabul edildiği fikri, feminist teori ve pratiğin en önemli (ve feminist dalgalar değişse de kıymetini yitirmeyecek) tespitlerinden biridir. Eva Lundgren, İsveç’te şiddet uygulayan erkekler üzerine yaptığı çalışmasından yola çıkarak, erkek şiddetinin normal kabul edilmesini daha açık bir biçimde şöyle eleştirir:
“Her ne kadar yasal olarak şiddet kullanmak meşru sayılmasa da, dayak atan bir erkek daha az erkek olmaz, bilakis daha erkeksi bile görünebilir. Dolayısıyla şiddet kullanmak, kültürel anlamda meşru kabul edilir. Bu ikilikte kadın olmak, bu özelliklerin tam tersini yapmayı gerektirir: Tâbi olmayı, örneğin hem cinsel hem de bakım hizmeti vermek anlamında ulaşılabilir olmayı. Buna mukabil, kadınların erkeklerin üstünlüğünü, hâkimiyetini, cüzdanını ya da başka iktidar özelliklerini; erkeklerin de kadınların ulaşılabilirliğini ve erkeklere bağımlılığını çekici bulduğu varsayılır. ” (1)
Hâl böyleyken, özellikle ölümle sonuçlanan erkek şiddeti vakaları hakkında yeterli resmi verinin olmayışının, toplumda son yıllarda artan duyarlılığa rağmen yine de erkeğin şiddete başvurmasının çok da garip karşılanmadığı bir kültürel arka plana ve yönetim zihniyetine bağlı olduğunu düşünebiliriz. Zira, özellikle 2008’den bu yana kamuoyunda oluşan duyarlılık göz önünde bulundurulduğunda, bu zamana kadar “aile içi şiddetle mücadele” alanında kamu kurumları tarafından (aileyi koruma saikiyle de olsa) pek çok adım atılmış olduğu halde, taciz, tecavüz ve cinayetler konusundaki istatistiklerin tutulması konusunda yeterli iradenin hâlâ gösterilmemiş olmasının başka bir açıklamasını bulmak gerçekten zor.
Burada örneğin 2015’te Hacettepe üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü – Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı tarafından gerçekleştirilen yaygınlık araştırmalarından bahsetmediğim sanırım anlaşılıyordur. Amacım, kadınların hayatlarının bir döneminde yaşadıkları fiziksel, cinsel, psikolojik şiddet yaşayıp yaşamadıklarını araştıran ve Türkiye’de kadınların neredeyse üçte birinin şiddete maruz kaldığını gösteren bu tip değerli çalışmaların dışında; gün gün, ay ay, hafta hafta, yıl yıl meydana gelen erkek şiddeti vakalarının sayısal verilerine kamuoyunun rahatlıkla ulaşamamasının nedenlerinin ne olabileceği üzerine fikir yürütmek. örneğin devletin sağlık alanındaki harcamalarının denetlenmesi gerekliliği öne sürülerek vatandaşların biyometrik verilerini kayıt altına alacak teknolojik alt yapı oluşturulabilirken, erkek şiddetinin verisinin hâlâ gerektiği gibi tutulamaması ve bunun kamuoyuyla paylaşılamaması, akla erkek şiddetinin üstünün örtülmek istendiği dışında bir ihtimal getirmiyor.
Hatta gelinen son durumda, “kadına yönelik şiddetten değil, toplumsal şiddetten bahsedelim” tarzı yaklaşımların ortaya çıktığını ve işlerin cinsiyet kaynaklı şiddetin varlığının bile reddedilmesine kadar vardığını görüyoruz. Bundan yıllar önce çok sevdiğim bir hocamla beraber katıldığımız erkek şiddeti üzerine bir uluslararası konferansta Avrupalı feministlerin daha çok “backlash” (ters tepki diye çevrilebilir) meselesiyle uğraştığını görüp, “Türkiye’de ne kazanımımız oldu ki biz ters tepkiden bahsedelim” dediğimizi hatırlıyorum. Halbuki o sırada feministlerin her şeye rağmen pek çok kazanımı olduğunu bize bu kazanımlar artık normal geldiği için fark edemediğimizi ve bunların öneminin şu an ortaya çıkan feminizm karşıtı ters tepkinin (yani kadınların elde ettikleri hakların haddini aştığı ya da kadınların kendi elde ettikleri özgürlük neticesinde aslında mutsuz oldukları düşüncesinin) boyutuyla da daha da ortaya çıktığını düşünüyorum. Bir de tabii ters tepkinin uluslararası bir boyutu olduğunu ve feministlerin uluslararası dayanışma ağlarına ihtiyaç duyduğu da gözden kaçmamalı.
Dolayısıyla, bianet’in 2008’in Nisan ayından bu yana gazetelere yansıyan haberler üzerinden düzenli olarak hazırladığı erkek şiddeti çetelelerinin önemli bir açığı kapattığını söylemek mümkün. çetelelerin elbette erkek şiddetinin boyutlarını tam olarak ortaya koyması mümkün değil; ancak gazetelere yansıyan kısmı bile erkek şiddetinin yaygınlığı ve niteliği konusunda fikir yürütebilmemizi sağlıyor.
Hatırlatmakta fayda var: 2008’den bu yana hazırlanan çeteleleri incelediğimizde, ilk aşamada haber dilinin edilgenleştiriciliğinin sorgulandığını, Emine özcan’ın da
olması
.
Bu noktaya gelinmesinde elbette en önemli itici gücün, 1980’lerden bu yana Türkiye’deki feminist hareketin erkek şiddetini hiçbir dönemde dilinden düşürmemesi ve en geniş örgütlülüğünü bu sorun etrafında kurmuş olması olduğunu söyleyebiliriz.
2010’dan bu yana ise özellikle kadın cinayetlerine karşı oluşturulan politikanın verdiği ivmeyle en azından hükümet güdümlü olmayan ana akım medyada önemli bir değişiklik yaşandığını görüyoruz. Ancak bu kamuoyu baskısının hem hükümet kanadında hem de geniş kitlelerde feminizm karşıtı bir ters tepkinin oluşmasına neden olduğu da muhakkak.
Kanımca önümüzdeki yılların en meşakkatli işi, feministlerin “abarttığını” öne sürenlere karşı ne cevap geliştirileceğini bulmak olacak. O yüzden sanırım ne yazık ki daha çok çekecek çilemiz ve tutulacak çetelemiz var! (BE/çT)
(1) Lundgren, E. Şiddetin Normalleştirilme Süreci. İstanbul: Mor çatı Yayınları, 2012. kckp align=rn
16. 02. 2016 – BİANETkck/bodyrnkck/html