SEVDA KARACA: NEFRET DOLU BİR BİRLİK: DEVLET ŞİDDETİ VEKADINA YÖNELİK ŞİDDET (01. 02. 2016)

179

Devlet şiddeti ve kadına yönelen her türden şiddet. . . Bu ikisi birbirinden nasıl beslenir diye sorulduğunda artık Türkiye’nin yaşadığı bu tarihi dönem örnek verilecek.
örneğin Cizre’de bir eve yapılan havan toplu saldırı sonunda bir bodrum katına sığınan,aralarında çocukların da olduğu 25 sivil yaralının, anaları 100 metre ötede “Bizi bırakın, çocuklarımızı sırtımızda alıp getirelim” derken nasıl da devlet eliyle ölüme terk edildiğini ve hatta devlet eliyle infaz edildiğini gördük. Aynı infaz daha 1 ay önce Silopi’de 3 kadın siyasetçiye yapıldığında, tüm ülke sathında topyekün bir bastırma ve susturma operasyonu uygulanmış, insanların “artık yeter” deme hakları, kadınların “kız kardeşlerimize bunu yapamazsınız” deme hakları infaz edilmişti. önce kadınları infaz ettiler, sonra artık sıra herkesteydi.
Cizre’deki bodruma operasyon düzenlendiğini öğrendiğimiz saatlerde AKP Genel Sekreteri Abdulhamit Gül Mecliste Cizre’de yaşananları gündem eden HDP’li vekiller için “size etek giydirip gezdiririz, bu ülkeyi böldürmeyiz” diyerek en geri ataerkil değerleri silah yapıp haysiyet infazı gerçekleştirdi.
Etek giydirip gezdirmenin “tecavüz etmek” demek olduğunu çok da iyi anladığımız bu günlerde, memleketin en “nezih” caddelerden birinde genç bir kadın tecavüze uğruyor, sonra da tecavüzün “haklı gerekçesi olup olmayacağı” tartışıla duruyordu. Şiddetin, herhangi bir vesileyle sokağa çıkan herhangi bir kadına uygulanan sıradan bir infaz yöntemi haline geldiğini, bunda sokağın kadınlara giderek daha fazla yasak hale getirilmesinin payı olduğunu dillendirmek zorlaşıyordu.
Yine aynı günlerde, yıllardır “müjde”lenip duran ama bir türlü tamama erdirilemeyen kadın işçilere “kölelik düzeni” yasası Mecliste onaylanıyor, bu yasanın kadınların yüz yıllık mücadelelerle kazandığı “güvenceli iş hakkının infazı” anlamına geldiği gerçeğinin üstü kopkoyu “rıza perdesi” ile örtülüveriyordu. Ne de olsa kadınlar işsizdi, çocuklarını bırakacak bir yerleri yoktu, çaresizdi, kölelik koşullarında çalışmaya ses çıkarmak ne demek, bu kadar işsizliğin içinde koşa koşa gelirlerdi! Tam da bu hak infazının Mecliste onaylandığı gün kölelikle eşdeğer bu çalışma düzeninde kadınlara “koşa koşa” ne yaptırılacağını görüyorduk: Rize’nin Pazar ilçesinde kaymakamlık bünyesinde çalışan çoğunluğu kadın 50 geçici işçi, bir futbol sahasının zeminindeki karın erimesi için tam 1,5 saat boyunca ayaklarındaki sıradan ayakkabılar ve üstlerindeki yoksul pardesülerle yürütülüyor, kadın işçiler yorgunluktan ve soğuktan, ama daha çok da maruz bırakıldıkları muameleden dolayı gözyaşı döküyorlardı.
Neyse ki kadınlar tüm bunlar yaşanırken ve kadınlara sadece “sus” payı reva görülürken “ölümden değil yaşamdan yanayız, barış ve hakikat hakkımızı istiyoruz” diyerek Türkiye’nin dört bir yanında savaşın durdurulması ve ölümlerin son bulması için binlerce imza topluyor, bu baskı ve korku ortamında “Barış İçin 1000 Kadın”ı buluşturma iddiasıyla büyük kentlerin en işlek ve dolayısıyla artık en tehlikeli caddelerinde barış sözünü haykırıyorlardı.
çünkü devlet şiddeti katmerlendikçe eril dilin, tecavüzün, her türden şiddetin nasıl da gündelik hayatın “vazgeçilmez” bir öğesi olduğunu kadınlardan daha iyi kimse bilmiyordu. çünkü devlet şiddeti arttıkça en hayati haklarımızın ve emeğimizin değerinin sermayeye kolayca peşkeş çekilecek “pul” haline getirildiğini kadınlar yaşayarak deneyimlemişti. çünkü devlet şiddeti pervasızlaştıkça evlerin içine, sokaklara, işyerlerine, fabrikalara, okullara, Meclise ve tüm hayata dolan kadın düşmanlığı kadınları güvenlikten, güvenceden yoksun hale getiriyordu.
Bu nefret dolu birliğe, devlet şiddeti ile kadına yönelik şiddetin birliğine karşı tüm yaşam hakları ve hakikat hakları için kadınların birliği lazım. “ölümden Değil, Yaşamdan Yanayız” diyerek kampanya yürüten kadınların sözleriyle söylersek: “Bizim bu savaşa rızamız yok! Kadınlara ve LGBTİ’lere yönelik ayrımcılığın, eşitsizliğin, şiddetin ortadan kalkması da, adaletin tesis edilebilmesi de, hepimiz için eşit ve özgür bir yaşam da ancak barış ortamında geliştirilebilir. Yok edilmeyle ve yok sayılmayla dolu bir tarihi değiştirmek ve hayatlarımıza sahip çıkmak için bize barış lazım. “
01. 02. 2016 – EVRENSEL