ERİNÇ YELDAN: SUÇLU PİYASA AYAĞA KALK! (30. 09. 2015)

179

Bir eylül daha devrildi. Küresel kriz bundan yedi sene önce (evet kriz altında yedi sene geride kaldı!)
Lehman Biraderler‘in 2008 Eylülü’nde iflas ettiğini açıklamasıyla gün yüzüne çıkmış idi. O tarihten bu yana Yunanistan ve İspanya’da işsizlik oranı yüzde 20’nin üzerinde seyretmekte; Amerikan Merkez Bankası (Fed) ise “miktar kolaylaştırması” diye anılan ve insanlık tarihinin belki de en büyük çaplı üç parasal genişleme operasyonunu yürüttü. Şimdilerde ise “Fed
faiz artıracak mı” sorusu insanlığın neredeyse en önemli sorunu haline dönüştürülmek üzere. Bir yandan da çin’in “Halkın Parası” Renimbi’yi devalüe etmesi küresel piyasalarda, ama özellikle Türkiye benzeri “yükselen piyasa”
ekonomilerinde, sermaye kaçışının hızlanacağı ve krizin 2010’lu yılların ikinci yarısında da süreceği endişelerini haklı çıkarıyor.

Bütün bu yaşananlar, krizin özündeki gerçeği değiştirmiyor:
kapitalizmin aşırı finansallaşması
ve reel ekonominin
gerçeklerinden uzaklaşarak,
spekülatif değerler sistemini
tüm piyasalara dikte ettirmesi. Bu süreçleri ise kapitalizmin kaçınılmaz krizlerini finansallaşma ile aşma çabalarının doğrudan ürünü olarak değerlendirmekteyiz.

Bu yazımızda, bu savların en temel gözlemlerinden birisini sizlerle paylaşmak arzusundayım: Avrupa’da uzun vadeli faizlerin seyri (*). Uzun dönemde faizlerin görünümü önemli; zira bu veri “piyasaların” Avrupa ekonomilerini nasıl değerlendirmekte olduğunu doğrudan açıklayan en önemli değişken olarak değerlendirilebilir. Avrupa ekonomilerindeki farklı yapılar, farklı makroekonomik dengeler piyasalarca nasıl fiyatlanmış? Kriz öncesinde piyasalar reel ekonomik gerçeklerin ne derece farkında?
önce verileri inceleyelim.



Şekilde, 1993’ten günümüze Avrupa Para Birliği’ne dahil olan ülkelerdeki uzun dönemli (on yıllık) faizlerin görünümü var. Para Birliği 1999’da ilan edildi; Avrupa parası
Avro
ise 2002’de dolaşıma çıktı. Şekilde görüleceği üzere, 1999 öncesinde ve krizin başladığı tarih olan 2008 sonrasında Yunanistan başta olmak üzere, Portekiz, İtalya ve İspanya derece derece Avrupa ortalamasından ayrışmakta. Bunlara “piyasaların
‘Makro ekonomik temellerin’
farkında olduğu
dönemler” diyelim.

1999 sonrasında ise gerçeklerin örtbas edildiği; finansal spekülasyonun tatlı kazançlarının “artık her şey farklı” inancı ve neoliberal iktisat rahiplerinin “başka alternatif
yok” dogmalarıyla harmanlanmış olduğu gözleniyor. Faizler arası farklar ortadan kalkmış; “spread’ler sıfırlanmış”; piyasa oyuncularına göre tek bir Avrupa var (sanki).

Oysa, reel ekonomik gerçekler bu savları yadsımakta. örneğin, 2003 ile 2007 arasında milli gelire oran olarak bütçe açığı Yunanistan’da yüzde 6 (2003) ile yüzde 10. 1 (2007) arasında seyretmekte. Portekiz’de bu oran yüzde 5. 6’dan başlayarak, 2006’da yüzde 9. 2’ye değin yükselmiş; İtalya ise bütçe açığını yüzde 4. 5 düzeyinde sürdürmekte. Buna karşılık Almanya’da bütçe açığı yüzde 2’lerde korunabilmiş. Günümüzde çokça kendinden söz ettiren “borç yükü” Yunanistan’da 2003’te milli gelirin yüzde 94’ü, 2007’de ise yüzde 102’si; İtalya’da tüm dönem boyunca yüzde 100’ün üstünde. Her nedense “piyasalar” borç meselesine bugün gösterdikleri hassasiyeti, 1999-2007 arasında göz ardı etmekle yetinmişler. . .

Bu arada Yunanistan ve Portekiz gibi Avrupa’nın
çevre
ekonomileri hızla sıcak para akımlarının spekülatif saldırı alanına çekilmiş; bu ülkelerde borca dayalı tüketim patlamasıyla tasarruf oranları çökertilirken, cari işlemler açıkları yüzde 10’un üzerine çıkarılmış (Yunanistan’da 2007’de yüzde 13; Portekiz’de yüzde 11).

Bugün borç krizini tetikleyen küresel sıcak para hareketleri, 2000’li yıllar boyunca Avrupa’yı bir spekülasyon ve hayali kazançlar coğrafyası olarak değerlendirmekte, şimdilerde, “temel
ekonomik göstergeler
– fundamentals” diye yeniden hatırlanan reel gerçekler ise 2008’e değin dogmatik inançlara feda edilmekteydi. Söz konusu temel sorunların aynen günümüzde “tembel Yunanlar
– çalışkan Almanlar” metaforlarına malzeme edilmekte olduğu gibi. . .

(*) Bu konu, bayram boyunca bizleri Harvard üniversitesi’nde misafir eden değerli çalışma arkadaşlarım
Saime özçürümez
ve
Tolga
Bölükbaşı
ile uzun tartışmalarımız sonucunda şekillendi. Kendilerine teşekkürü borç biliyorum.
30. 09. 2015 – CUMHURİYET