FİKRET BAŞKAYA: ‘EGEMENLER ALDATMA YETENEKLERİNİ KAYBEDİYORLAR’ (05. 06. 2015)

293

Nalan Temeltaş’ın Tiroj Dergisi 75. sayıda Fikret Başkaya ile yaptığı Röportaj

Fikret Başkaya ile aydın, akademi, iktidar, medya ve düzen ilişkisi üzerine…
Ana akım medyanın kurmak istediği tüm ilişkileri rededen, ‘biz’e dair en ufak talebi görmezden gelmeyen, muhaliflerin akıl ve kalplerinde haklı bir yer edinmiş düşünür, akademisyen. Sokakta yanyana yürüdüğümüz eylemci aynı zamanda. On dokuz yayınlanmış kitabı, seksene yakın editörlüğünü yaptığı eser var.
Kim nerede arz-ı endam eyliyorsa eylesin, o bizimledir. çokluk bilimsel eleştiriye kilitlenmiştir. Duruşundan etkilenmemek olanaksız.
Yeryüzünün lanetlileri o’nu çok iyi tanır, hürmet eder ve sever. Ben de.
Biz bu söyleşiyi yaparken, Diyarbakır’da seçim öncesi patlayan bomba Lisa’nın ve çok kişinin bedenlerini yarım bırakmıştı. Biz bu söyleşiyi yaparken Urfa sınırına üç bine yakın mülteci IŞID belasından kaçarak yığılmıştı. Biz bu söyleşiyi yaparken: Kuşlar herşeye rağmen uçuyor, Haziran yağmuru yağıyor, Cemal Süreya’nın Ortadoğu IV şiirinde’ Biz kırıldık daha da kırılırızKimse dokunamaz bizim suçsuzluğumuza’dizeleri yaklaşık elli yıl öncesinden güne akıyordu. Vira…


Nalan Temeltaş:
Paris’te doktorasını yapmış bir akademisyen olarak, istediğiniz üniversitede çoğunluğa uyarak daha rahat yaşamak varken; bölücülük propagandası yapmak ve devletin manevi şahsiyetine hakaret ettiğiniz iddiasıyla cezaevinde kaldınız. Askerde iken de sakıncalıydınız. Bu motivasyon nasıl gerçekleşti ?
Fikret Başkaya:
Entellektuel kaygıları olan bir insan dünyaya ortalama bir insan gibi bakmaz.
Dolayısıyla o, yaşamı bir perspektife endeksli olan biridir. Gerçeğin peşine düşmek dünyayı değiştirme perspektifine sahip olmak demektir. Böyle olunca ister istemez sürüden ayrılmayı gerektirir. Hatta sadece sürüden değil sıradan ayrılmayı da gerektirir. Kendini verili düzenin değerlerine göre tanımlamazsın, tanımlamaman gerekiyor. Böyle bir tercih yapmak ömür boyu muhalif olma tercihidir. O zaman işte bir takım titrler edinmek, paraya sahip olmak, meşhur olmak, görünür olmak gibi kaygıların olmaz. özetle etik bir duruş gerektirir. Yalpalamamayı radikal olmayı, söylediklerinin arkasında sonuna kadar durmayı
gerektirir. Bu aynı zamanda bir özgürlük mücadelesidir. Kaybetmek diye bir şey yok. çünkü her özgürlük adımı seni başka bir noktaya taşır, benim tercihim de böyle oldu. Kendimi hiçbir zaman düzenin değerleri adımında tanımlamak istemedim. Bunu bilinçli olarak yaptım. Bunu kolaylaştıracak başka bir tercih daha yaptım. Baştan itibaren dünya malının, maddi şeylerin mutluluk getirmediğine kani oldum. Açıkça dile getirmekten çok, hissediyordum. Neticede yiyeceğin iki dilim
ekmek, iki dilim biftek, biraz salata. . . Dünyanın hepsi senin olsa yiyeceğin şey bu kadar. Bir süre sonra da ‘‘gönüllü yetingenlik’
tercihi yaptım. Tüketimi olabildiğince kısarak, daha az harcamak ve
daha az kazanarak daha iyi bir refah düzeyinin, yaşam tarzının mümkün olabileceğine karar verdim.
Nalan Temeltaş:
Geçtiğimiz günlerde Hacettepe üniversitesi rektörlüğünün talimatıyla öğrenci gençlik Sendikası’nın düzenlediği ‘ Yeni Türkiye ve Eğitim’ paneline alınmadınız. öğrencilerle bahçede toplantı
yapmak durumunda kaldınız. Akademiyi genel olarak değerlendirebilir misiniz?

Fikret Başkaya:
üniversitelere dahil bir takım tevatürler üretilmiştir. Yaygın bir tevatür. Üniversitede her türlü düşüncenin serbestçe tartışıldığı, sınır olmadan, özgür düşüncenin serpilip geliştiği, toplumun geneline göre her zaman birkaç adım önde olduğu, bilim yuvaları olduğu gibi. bunların tamamı gerçek dışıdır ve külliyen yalandır, bu dünyada reel bir karşılığı yoktur.
üniversiteler 11. yüzyıldan başlayarak, o dönemin tarım toplumuna dayanan egemenlik ilişkisini meşrulaştırıyorlar önce. İşlevleri bu. Kapitalizmin sahneye çıkmasıyla bu ideolojik meşrulaştırma işlevine, bir yenisi ekleniyor. Üniversiteler bu kez kapitalizmin ihtiyacı olan ‘yetişkin emeği emek gücünü de üretir duruma geliyorlar. Her zaman egemenliğin hizmetinde olan kurumlar bunlar. Son dönemde ideolojik ve ekonomik işleve üçüncü bir şık daha eklendi. Artık birer ticarethane haline de geldiler. Tipik birer kapitalist işletmeye dönüştüler. Mantar gibi özel üniversite kuruluyor. Bunlar bildiğin ticarethane aslında. Bakkal dükkanı açsan iflas edebilirsin ama üniversite açmak şimdilik oldukça kârlı. Yasal düzenlemelerle desteklenen, kârlı bir iş olarak görülüyor. Bu retoriğin teşhir edilmesi gerekiyor. Bunlar oldum olası soylu amaçların hizmetinde olan kurumlar değildi. . . Şimdilerde egemenlik ve kâr etme araçları haline gelmiş durumdalar. . .
Bilime olan büyük hayranlıktan değil kâr etmek için kuruluyor kapısında üniversite yazılı olan bu kurumlar. Diploma ticareti, bilgi ticareti yapıyorlar. Bu yüzden üniversite hocası, genel bir çerçevede
bilgi satış memuruna indirgenmiş durumda . Oysa üniversitelerin kamusal bir faaliyet aracı ve mekanı olmaları gerekirdi.
Aslında teorik olarak elbette zihinsel üretime uygun yerler. Teorik olarak entelektüelin daha çok akademi ortamından çıkması gerekiyor. çünkü fikirle, düşünceyle birebir ilişkisi var. Ama netice itibarıyla böyle değil, çünkü aykırı düşünceleri barındırmıyor, cezalandırıyor. özgür düşüncenin filizlendiği değil, boğulduğu kurumlar
Bir de unutmadan ekleyeyim. Teorik olarak üniversiteye girenlerin, dışarıdakilerden, ötekilerden bir farkı olmalı. Yani bilimsel-estetik-entellektül kaygıları, beklentileri olması gerekirdi. . . Oysa bir üniversitede doçent-profesör olan bir bankada müdür, bir bakanlıkta daire başkanı, genel müdür de olabilir. Başka yerde iş bulamayanların barındığı yerler olmamalıdır üniversiteler. Mesela sivil savunmada müdür, müdür yardımcısı, bankada müfettiş, üniversitede hoca aynı oluyor. öyle olur mu? Bilimsel kaygıları nerede? Bizdeki üniversite hocası yüksek lise hocası gibidir genellikle.
Nalan Temeltaş
: Ortak akıl üretimini de etkiliyor bu durum. .
Fikret Başkaya:
Son dönemde üniversiteler tamamen birer gericilik yuvası haline gelmiş durumdalar. Mesela 2011’de Ortadoğu’da ‘Arap Baharı’ diye bilinen bir süreç başladı. Tunus ve Mısır’daki hakikaten halk hareketleriydi, devrim tanımına uygun kalkışmalardı. ‘İyi de ne değişti’ diye soru soruyorlardı. Kahire’de bir duvar afişi;
‘ devrim rejimi değiştirmedi ama insanı değiştirdi’ diyordu özetle. Devrim bir perdelik oyun değil, bir süreç, sabah başlayıp akşam tamamlanan bir şey değil. Dolayısıyla İnişli-çıkışlı bir süreç olarak anlaşılabilir. Zaferler, yenilgiler, moral bozuklukları, umudun tekrar büyüdüğü anlar silsilesi yani. . . Suriye’ye emperyalist bir saldırı söz konusuydu. Olup-bitenlerin devrim kavramıyla, özgürlük-eşitlik gibi kavramlarla bilgisi yoktu. Türkiye’de akademiden Suriye ile ilgili bir tek kurumsal tepki gelmedi. . . Oysa emperyalist komplonun önce üniversite tarafından teşhir edilmesi, kamu oyunun olup bitenlerin mahiyeti hakkında bilgilendirilmesi gerekirdi. . . Müsadenle bir
anekdot nakledeyim: .
Galiba 1886 yılı olacak,
Londra’da sosyalist gençler ,
Friedrich Engels’i bir konferansa davet ediyorlar. Dünyadaki ve İngiltere’deki genel durumu tahlil etmesi için ricada bulunuyorlar. Engels konuşmasını bitirdikten sonra; gençlerden biri
‘ İngiliz İşçi sınıfı kolonyalizm hakkında ne düşünmektedir?’ şeklinde bir soru yöneltiyor.
Engels şu cevabı veriyor ‘ İngiliz işçi sınıfının hangi konuda bi fikri var ki, kolonyalizm siyaseti konusunda da bir fikri olsun!’ Bizim üniversitenin durumu da az-çok öyle. . . Üniversitelerin hangi konuda bir fikri var ki, Suriye savaşıyla ilgili tutarlı bir çıkış yapsın! Bunlar kapalı devre faaliyet gösteren kurumlar. Olup-biteni meşrulaştırmak dışında hiç bir toplumsal, etik, entellektüel kaygı taşımıyorlar. . Kaldı ki üniversiteyi idealize etmemek de gerekir. Şu andaki manzara da
böyle. Mevcut yapıların bilimle, entelektüel kaygılarla, gerçeğin peşine düşmekle ilgisi yok. Elbette her şeye rağmen istisnalar mevcuttur ama zaten ‘istisnalar kuralı doğrulamak içindir’ denmiştir. . . Dolayısıyla kapısında üniversite yazılı olan bu kurumların teşhir edilmesi gerekiyor. .
Nalan Temeltaş:
Alternatif neler yapılabilir ?

Fikret Başkaya:
Aslında elimizin
armut toplamadığını pekâlâ gösterebiliriz. Sonuç itibariyle atla deve değil. Şimdilerde devletten ve sermayeden tam bağımsız, düşünce odakları, eleştirel odaklar oluşturmak gerekiyor. özerk değil, tam bağımsız kurumlar.
çünkü hiçbir dönemde eleştirel düşünceye bu kadar ihtiyaç olmadı. Eleştirel düşünce son derecede önemli zira insanlık ve uygarlık tehlikeli bir eşiğe gelip dayanmış bulunuyor. Mevcut resmi kurumlar dışında mesela adı ‘halk üniversitesi’ olan düşünce odakları oluşturmamak için hiç bir neden yok. Mevcut yapılardan bir şey beklemek, bir şeyi olmadığı yerde aramaktır. Nasıl sendika bürokrasilerini içeriden dönüştürmek mümkün değilse bu hantal yapılar da içerden dönüştürülemez. öyle bir dönüşüm ancak bir sosyal devrimle mümkün olabilir. Velhasıl var olanın alternatiflerini yaratmak gerekiyor ve bu mümkün. . . Her mahallede veya her kentte çok sayıda düşünce üreten, eleştirel düşüncenin filizlendiği yapılar oluşturulabilir. Fakat bağımsızlık esastır aksi halde eleştirel düşünce yaşayıp, gelişemez. Mesela
özgür üniversite’nin benserleri yaratılabilir. özgür üniversite kendi olanaklarıyla 22 yıldır faaliyetini sürdürüyor. Fransızcada bir deyim: Finanse eden yönetir’ der , ya da ‘seni kimin finanse ettiğini söyle kim olduğunu söyleyeyim’ denir. . . özgür üniversite bu konuda son derecede dikkatli bir yaklaşım benimsedi.
Eğer bağımsız olamazsan hiç bir şey yapamazsın veya yaptıklarının bir kıymet-i harbiyesi olmaz ve üstelik bağımsızlığını da itibarını da
başka türlü koruyamazsın. Alışılmışın dışına çıkarak, birikimi ve potansiyeli harekete geçirmek mümkün ve gereklidir. Aslında bu toplumun öyle bir şeyi başaracak potansiyele sahip olduğunu söyleyebiliriz. Bütün mesele o potansyeli harekete geçirebilmekle ilgili. . .
Nalan Temeltaş:
Aydın mı entelektüel mi
tartışmasını epey önce tüketmiştik. Ancak yeniden ihtiyaç hasıl oldu. Nasıl hatırlasak ve hatırlatsak ?

Fikret Başkaya:
Şahsen ‘aydın’ deme taraftarı değilim ‘ entelektuel’ kelimesini tercih ederim. Zira Türkiye’de bu kavram tamâmiyle dejenere edilmiş durumda. Bizde belirli bir eğitimden geçmiş,
diploma sahibi olan herkese aydın deniyor. . . Bu son derecede saçma. Geçerli eğitim sisteminden geçmiş birinin aydın değil ama aydının inkârı sayılması gerçeğe daha uygun düşüyor. Zira aydın olmakla uzman olmak aynı şeyler değildir. Okul öğrenciye bir uzmanlık kazandırır. Daha ötesi için, ‘farklı olmak’ için ilave bir çaba, özel bir çaba gerekir. Nitekim bu bakımdan birinin üniversiteye gidip doktor, mühendis, avukat, vs. olmasıyla, başka birinin fırıncı veya kasap çırağı olması ve o mesleği öğrenmesi arasında bir fark yoktur. Sadece üniversiteye gidenin diğerlerine göre entellektüel olmak bakımından bir avantajı vardır. Bilgiye ulaşma imkânları daha çoktur.
üniversiteler, egemen ideolojinin, bizde resmi ideolojinin en çok içselleştirildiği kurumlardır. Bilgili olmak eşittir entellektüel diye bir eşitlik yok ve olamaz. Orada gençlere bağnaz bir resmi ideoloji enjekte ediliyor ve özgür düşünme yetenekleri duruma uğratılıyor. Malum, resmi ideoloji, yalan, tahrifat, yok sayma, adıyla çağırmamaya dayanır. . . Entellektüel, etik bir duruşu içselleştirendir. Hiç bir tabuya itibar etmez, hiç bir kilisenin mensubu değildir. Her zaman doğrunun, haklının, iyinin, güzelin, velhasıl gerçeğin safındadır. Her türlü haksızlığı, adaletsizliği, baskıyı ve sömürüyü lânetler. Ve söylediklerinin arkasında durma basiretini ortaya koyar. Sorunları evrensel planda kavrama yeteneğine sahiptir. . . Dünya malına değer vermez. Ünlü çek şair Rainer Maria Rilke: Şair saymasını bilmez’ derken sanatçının mal-mülk karşısında tavrının nasıl olması gerektiğini ima ediyordu. . . Entellektüel, zzenginliğin büyük bir haksızlık durumu olduğundan asla şüphe etmez. . . Zira ne kadar yetenekli, akıllı, çalışkan olursa olsun, hiç bir insan sadece kendi çalışması, kendi çabası ve emeğiyle zengin olamaz. Diploma sahibi olmakla hiçbir ilgisi yok. Tam tersine resmi ideolojinin yeniden üretimine katkı sağlar. Yalan, tahrifat, adıyla çağırmama, resmi ideolojiyi içselleştirme. Entelektuel tam karşıda durur. Varolan herşeye eleştirel bakar, hiçbir tabuya itibar etmez, doğru bildiklerini her koşulda söyler. Söyledikleriyle yaptıkları arasında bir uyum, bir tutarlılık olması gerekir. Son olarak şunu söyleyebiliriz: Gerçek entellektüel vazgeçilmizdir, zira ideali ve insanî ve toplumsal ütopyayı formüle eden entellektüellerdir. . . Bu yüzden gerçek entellektüelden yoksun hiç bir hareketin, hiç bir toplumsal mücadelenini başarı şansı yoktur. . .
Nalan Temeltaş:
TİP ilk kurulduğunda saflarında yer aldınız. Denizli’de köyünüzde, 65 seçimlerinde TİP e çıkan yüksek oy oranının sizinle bağlantılı olduğu düşünülüyor. Bir de günümüzle, o zamanki çalışmaların mesela HDP ile benzerlikler var mıydı ?
Fikret Başkaya:
Evet TİP kurulur kurulmaz üye oldum. Aktif bir üyesiydim. İşte üniversite yılları, 21-22 yaşlar. . . Hakkımda ilk komünizm propagandası davası (1965), Ankara Polatlı civarındaki, köylerde yaptığım konuşmalardan açılmıştı. Ama bizim Denizli’deki köyümüzde TİP e yüksek oy çıkması benimle ilgisi yok. Daha öncesi var. 1962 Anayasa referandumunda bizim köy ezici çoğunlukla
yeni anayasaya evet oyu verdiği için cezalandırılmış, Kösten olan köyün adı Kömürcüler olarak değiştirilmişti. 1965 genel seçimlerinde Türkiye İşçi Partisi’ne en çok oy çıkınca da devlet tarafında üzerine bir çarpı işareti konuyor. O gün bu gündür de cezalı. . . Köy adlarını değiştirmek bir TC geleneğidir. . . Tabii benim gittiğim Ankara köylerinde işçi partisine çok oy çıkmıştı. . .
Evet, o zamanki TİP ile şimdiki HDP arasında bir bağ kurmak mümkün, benzerlikler var. 50′ lerin sonuna doğru Demokrat Parti baskının dozunu artırmıştı ve halk nezdinde özellikle de politize olmuş kesimlerin muhalefeti kabarmıştı ve 27 Mayıs 1960’da askeri darbeyle düşürüldü. Aslında darbeler her zaman mevcut olanı takviye için yapılır. Fakat bir taraftan ekonominin performansının kötüleşmesi, diğer yandan baskının artması, muhalefeti büyütmüştü. Yeni anayasa bir dizi anti demokratik maddeler içerse de kimi ‘ileri’ hükümler de içeriyordu. Bu ikisinin diyalektiği solun ilk defa Türkiye’nin tarihinde bir kitle hareketi olarak sahneye çıkmasını sağladı. Nitekim 1965 genel seçimlerinde Türkiye İşçi Pratisi ( TİP), 15 milletvekiliyle Meclise girmeyi başardı. Milletvekillerine Anıt Kabir’de eşlik edenler arasında ben de vardım. O dönemin havasına benzer bir durum şimdi de oluşmuş görünüyor. Düzen partileri dışında muhalif bir partinin 80 milletvekili çıkarması önemli. Bir benzerlik de o zaman da 15 milletvekili arasında hayli Kürt vardı. Mesela Tarık Ziya Ekinci. . . Sayı azdı ama çok etkili şahsiyetler vardı işet
Mehmet Ali Aybar, Sadun Aren, Behice Boran, çetin Altan gib. . . Evet söylediğin gibi
paralellik, benzerlik var. çünkü rejimde sıkışma var ve düzen partileri aldatma yeteneklerini hızla kaybediyorlar. Velhasıl konjonktür farklı, zaman farklı ama TİP
deneyini hatırlatan bir durum var.
Seçimden bu yana ekonomide ‘istikrarsızlık’ başlığı atılmaya başlandı. Neyin istikrarını kaybedeceğimiz söyleniyor? Egemen sistem ne yapmaya çalışıyor ?
Soruna gelmeden geriye doğru bir hatırlatma yapayım. AKP nin ekonomik başarısı boş bir efsane aslında. Şöyle ki, Türkiye ekonomisi 2001 de şiddetle bir krize girdmişti. Tarihin en önemli krizlerinden biriydi. Bildiğin gibi her krizin faturası o ülkenin yoksullarına çıkar. Orada bir takım tedbirler alınarak, araç tamir edilip, rayına oturtuldu. Direksiyona da bunları geçirdiler. Dibe vurmadan sonra çıkış kaçınılmazdır ve eşyanın tabiatı gereğidir. Kim iktidar olsa çıkacaktı. Birincisi bunu dikkate almıyorlar. İkincisi ise bunların iktidar olduğu dönem dünyada müthiş para bolluğu vardı. çok kolay koşullarda borçlanmak mümkündü. Neoliberal politikalar sonucu gelir dağılımı iyice bozulmuştu. İnsanların tüketim yetenekleri aşınmış, satın alma güçleri dibe vurmuştu. Yeni yatırımlar verimli olmaktan çıkınca, ellerinde müthiş sermaye olan büyük çokuluslu firmalar, büyük finans odakları paranın değersizleşme riskiyle yüz yüze gelmişlerdi. . . Ellerindeki parayı ne yayıp- edip değerlendirmeleri gerekiyordu. Ve Türkiye gibi ülkeleri borçlandırarak, spekülasyona yönelerek, değersizleşmeyi durdurma yoluna gittiler. ‘Borç Krizi üzerine Bir Deneme’ adlı kitabımda yazmıştım. Latin Amerika borç kriziyle ilgili olarak. Arjantinli bir maliye bakanı diyor ki: biz bu saçları değirmende ağartmadık. Her sabah bakanlığa geldiğimde, kapımda onlarca dünyanın büyük bankalarının eli çantalı adamları başıma üşüşürlerdi. Onları
defetmek için neler çekerdim. ‘ diyordu. .
AKP hükümeti büyük oranda borçlandı çok para girdi ama onu verimli yatırımlara kanalize etmediler bir de devletle, kamuya, topluma ait ne var ne yoksa özelleştirme adı altında yağmaladılar/yağmalattılar. Yüksek faizli kredileri lüks otel, lüks araba, AVM, Konut, Rizedans, yol, köprüye, vs, yatırdılar. Borçlar kabardı ama reel bir karşılığı yok. Kaynakları hovardaca talan ettiler. İşte başarı olarak sundukları bu idi. Ve artık yönetemiyorlar. Her şey kötüye gidiyor. . . .
Burjuva ikiyüzlülüğünü teşhir etmek gerekiyor. Bi yandan seçimler, demokrasi, halkın iradesi deniyor, ‘milli irade’ diye tutturuyorlar. Onlara göre halkın iradesi tek partinin iktidar olması. Bu son derece saçma. öte yandan
tek parti iktidarı olmazsa, koalisyon olursa ülke batar, sonu kötü olur diyorlar, insanları korkutmak istiyorlar. Aslında bu seçimlerin ve temsilin tam bir yalan olduğu demeye gelir. Tek parti hükümeti istiyorlar zira o zaman yağma ve talan daha kolay. Muhtemel bir koalisyonunun, sömürüyü, yağma ve talanı zorlaştıracağını düşünüyorlar. Eğer sonuç koalisyonu gerektiriyorsa neden karşı çıkılıyor?
Aslında ortada demokrasi diye bir şey yok. Temsil tam bir yanılsamadan ibaret. Temsili demokrasi gerçek demokrasiyi engellemek için peydahlanmıştır. Düzen partileri bu aracın yürümesini sağlıyor. Ortada oligarşik bir rejim var ama sadece bizde değil, Afrika’da da, Amerika’da da, Avrupa’da Türkiye’de de aynı şey geçerli. Siyasi partiler ve seçimler bir temsil yanılsaması yaratıyor. Hükümet kuran partilerin seçimlerle değişmesi şeylerin değiştiği anlamına gelmiyor. Başka türlü söylersek,yönetenler değişiyor ama yönetimler asla. . .
Siyasi partiler, seçimler ve parlamentolar kitleleri oyalamaya yarıyor. Artık bu durum teşhir edilmesinin zamanı gelmiş olmalıdır. Demokrasi demek halkın yönetmesi, halkın ( ki toplumun ezici çoğunluğudur) iradesinin tecelli etmesi demek. Dünyanın bütün parlamentolarına bak, orada halkı göremezsin. Mesela ABD demokrasinin timsali sayılıyor ama gerçek demokrasiyle uzaktan yakından bir ilgisi yok. Ve o kadarının bile buralarda taklit edilmesi imkânsız. Dünya sisteminin yapısı ve işleyişinden ötürü. . . Bu gün dünyadaki tüm rejimler o ülkelerin halk çoğunluğuna yabancılaşmış farklı dozlardaki baskı rejimleri. . .
Birileri yönetilemez duruma getirince nöbeti başkaları alıyor ve bu bir
başarı olarak sunuluyor. Artık bu teraziler bu sikleti tartamaz durumda. . . Söz konusu olan bir uygarlık krizi. Artık son bir kaç yılda geçerli olan burjuva paradigması iflas etmiş bulunuyor. . . Her kriz diğerini azdırıyor ve bir krizler sarmalı söz konusu. Rojova deneyine gelirsek, aslında orada başka bir şeyin, farklı bir şeyin yapılabilirliği ima ediliyor. Geçerli paradigma dışında bir şeylerin mümkün olduğunu gösteriyor. Rojova türü deneylerin çoğalması, yeni paradigma yolunu aralama potansiyeli taşıyor. . .
Ana akım medyanın da bu tabloda payı olsa gerek…
Varolan medya esas itibarıyle egemen sistemin meşrulaştırılmasının bir aracı. Tarihsel olarak medya her zaman düzen safında yer almıştır. Neoliberal küreselleşmeyle birlikte, herşey metalaşınca, her şey bir kâr aracına dönüşünce medyanın bunun dışında kalması düşünülemezdi. Artık bildik bir kapitalist işletme haline dönüştü. Batıdaki durum da
matah değil, buradaki sadece onun kötü bir kopya. Eski durumla şöyle bir fark var. Eskiden iyi -kötü, gazeteci sadece gazetecilik yapardı.
Mesela Erol Simavi. Beğen beğenme adam gazetecilik yapıyordu, yirmi tarakta bezi yoktu Şimdi öyle değil, artık medya kapitalist bir işletme ve düzenle, iktidarla ilişkisi değişime uğramış durumda. Gazeteler, televizyonlar artık sadece kâr için varlar. Bir büyük kapitalist neden bir gazete, televizyon sahibi olmak istir?Pazarlık gücünü arttırmak, mesela ihaleleri daha kolay almak için.
Hukuk devleti filan deniyor. Yeni anayasa yeni Türkiye tartışmaları var. Kemal Derviş ekonomide, Baykal koalisyonlarda tekrar zikredilmeye başlandı. Neler söylemek istersiniz?
Bu rejimin reforme edilme yeteneği yok. Bunun imkanı da yok. Ya yıkılır yenisi kurulur ya da kimse demokrasi, refah beklentisi içine girmesin. Artık şeyleri adıyla çağırma zamanı geldi. Rejim dahilinde çözüm artık mümkün değil. Bundan sonra sadece her şey daha kötüye gidebilir. Kaldı ki mülk sahibi egemenlerin oyalama- aldatma yetenekleri de hızla aşınmakta. Yeni anayasa yapılırsa işlerin düzeleceği söyleniyor. Eğer öyle olsaydı işler ne kadar da kolay olurdu. İnsanların artık yeni anayasaya değil, yeni bir rejime, yeni bir sosyal düzene ihtiyacı var. . . Kaldı ki, anayasayı da kendileri yapacak. . . Hukuk devleti diyorlar, kimin hukukundan söz ediliyor. Bu güne kadar Türkiye hukuk devleti değil miydi? Hukuku olmayan bir devlet olabilir mi? Tüm o yasaları kim neden yaptı bu güne kadar? Velhasıl artık bu düzen dahilinde sorunların çözülme şansı yok. . . Türkiye’deki oligarşi emperyalist oligarşinin bir parçası. Kemal Derviş küresel oligarşinin adamı. Yerel sorunlar çıktığında buraya davet edilmesi sürpriz değil. Baykal da bu düzenin sağlam demirbaşlarından. Oligarşi ihtiyaç duyduğunda arz-ı endam ediyor ve görevini yapıyor. . .
05. 06. 2015 – öZGüR üNİVERSİTE