NİLGÜN CERRAHOĞLU: ŞİRKET GİBİ YÖNETİLEN ÜLKE’ (19. 03. 2015)

178

T. C yerine T. A. Ş. Cumhurbaşkanı
Erdoğan‘ın “Başkanlık sistemi” namına bulduğu son öneri bu:”Bir anonim şirket nasıl yönetiliyorsa, Türkiye de öyle yönetilmelidir!”
Bu söylemden bazı yazarlar “Mussolini corporatizmi”ne pay çıkardı.
Yanıltıcı bir çağrışımla “şirketçilik” sözcüğüyle çevrilen “korporatizm”e istinaden “İtalya’yı Mussolini de faşizmde böyle yönetiyordu” dediler.
Oysa. . .
Erdoğan’ın “Türkiye A. Ş. ” modelinde İtalya esintisi var ama “esinti”
Mussolini‘den değil
Berlusconi‘den. . .
Mussolini’nin “korporatif faşist devle-ti”, “şirketçilikten” çok farklı “devlet odaklı” bir yaklaşımdı.
Devlet siliniyor
“Şirket misali yönetilen ülke modeli” ise salt “çıkara” endeksli katıksız “özel sektörcülük” içeriyor.
Mussolini düzeninde; “faşist”. . yani şiddetle anti-demokratik olmakla birlikte öne çıkan bir “devlet” vardı.
“Şirketleşen ülke” örneğinde halbuki “devlet” siliniyor ve “CEO”, “şirket”i kendi doğrultusunda yönetiyor.
İtalya’da sisteme damardan “İtalya şirketi/azienda Italia” adını takan Berlusconi bunun en özgün örneği oldu.
üç kez başbakanlık yapan işadamı; “İtalya şirketi”ni; gene doğrudan “şirket partisi/partito azienda” olarak tanımladığı “Forza Italia”yla ele geçirdi.
Yöneticilik sermayesini bu partiyle siyasete taşıyan ve sıfırdan inşa ettiği “Forza Italia”yı şirket çalışanlarıyla örgütleyen Berlusconi, atılımında medya ve finans şirketlerinden büyük isimleri seferber etmişti.
Sonra milletvekili olarak Berlusconi’nin parlamentoya soktuğu bu “şirket yöneticilerinin” kimileri rüşvet, kimileri de mafya ile ilişkilerden hapse girdi ve mahke-melik oldu.
“çöküş” döneminde, “şirket modeli” malum Berlusconi’nin senatörlüğünün düşürülerek parlamentodan atılması ve bir yıl yaşlılar evinde “sosyal hizmet verme” cezasıyla sona erdi.
CEO için çıkan yasalar
Oysa ki model büyük düşlerle başlamıştı.
Berlusconi’nin “medya imparatorluğu” ile yönlendirilen seçmenler, kurnaz işadamının İtalya’yı da “özel şirketlerinde” olduğu gibi “abad edeceğine” inanıyorlardı.
“Kendisi bu kadar köşe olduysa, bizi de köşe yapar!” diyerek lidere tapıyor, “CEO’nun yolsuzluklarını” bu sebeple görmezden geliyor, onun “güçlü imajı”nın ardından gidiyorlardı.
Bu seçmen şartlanmasına, İtalya’da “Stockholm sendromu” adı veriliyordu.
Berlusconi de ülkeyi bu arada medya imparatorluğu “Mediaset” gibi yönetiyor, “özel” ve “devlet” arasında ayrım yapmıyor, kurumlara boyun eğmiyor, özel çıkarları için meclisten dilediği yasayı geçiriyordu.
Şahsı namına- “ad personam”- geçirilen bu düzinelerce yasayla “hükümetin başı” hakkındaki davaları yönlendiriyor ve ilerde Cumhurbaşkanlığı’na çıkıp ömür boyu dokunulmaz olmayı planlıyordu.
Ancak İtalya’da tüm bunlara rağmen yargıçlar pes etmedi. Yolsuzluk, mafya ve vergi kaçakçılığı davasından yargılanan “CEO”nun peşini bırakmadılar ve Başbakanı sonunda meclisten attırmayı başardılar.
Kriz nedeniyle zora giren “şirket İtalya”nın CEO’sunun, uluslararası sistem tarafından dışlanmasının sonuçta tayin edici rolü oldu.
Başta
Merkel
olmak üzere “dış konjonktür”, Berlusconi’yi 2011’de istifaya zorladı. Bunu liderin parlamentodan dışlanmasına varan süreç izledi.
İtalya örneğinde görüldüğü üzere, “şirket modeli”nin en yaman açmazı bu: “A. Ş. modeli, uluslararası aktörlerin ve sis-teminin müdahalesine tamamen açık!”
Baştaki CEO, ülkedeki en rakipsiz güç de olsa, “dış konjonktür”; “kırmızı kart” çıkarttı mı, önünde hiçbir güç duramıyor.
Görkemli günlerini yaşlılar evinde Alzheimerlıları eğlendirerek sona erdiren Berlusconi’nin patetik sonu, buna en somut misal.
19. 03. 2015 – CUMHURİYET