FİKRET BAŞKAYA: SİYASETTE LAİKLİK OLMAZSA OLMAZDIR (28. 01. 2015)

208

Fikret Başkaya’nın, ‘islamcılık ve sol’ ile ilgili BirGün gazetesine verdiği röportaj.

“Toplumu İslamlaştırmak, dinileştirmek, dinci gericiliğe hapsetmek, Türk mülk sahibi sınıflar ile emperyalizmin (ABD) ortak tercihi ve projesiydi. Demokrasi diye bir derdi olan için laiklik olmazsa olmazdır; bir tercih sorunu değil”
BERKANT GüLTEKİN
İslamcılık, sol ve laiklik üzerine yapılan tartışmalar, Charlie Hebdo’ya düzenlenen saldırının ardından bir kez daha artış gösterdi. Bu tartışmalar ekseninde görüşlerine başvurduğumuz özgür üniversite’nin kurucusu ve solun önemli isimlerinden Fikret Başkaya, laikliğin demokrasi ve özgürlük mücadelesinin ayrılmaz bir parçası olduğuna işaret etti. “Türkiye’de toplum, 1960’lı yıllardan beri sistemetik ve kararlı bir şekilde İslamileştirilme’ye çalışılıyor; solu ve ilerici-seküler haraketleri etkizisleştirmek için” diyen Başkaya, son dönemde yeniden farklı bağlamlarda gündeme gelen meseleler hakkındaki sorularımızı yanıtladı.
Charlie Hebdo saldırısının ardından İslamcılık üzerine yeniden bir tartışma başladı. İslamcılar “saldırının İslam’la ilgisinin olmadığını” savundu. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Aslında öyle ciddi bir tartışma başladığını söylemek mümkün değil. Tartışılıyormuş gibi yapıyorlar
ama mutlaka bir tartışma açılması ve ‘sıkıntının’ aşılması artık gerekiyor. Fakat soruya cevap vermeden önce bir uyarı veya hatırlatma yapma gereği var: Paris’teki Charlie Hebdo katliamının El Kaide, işte onun Yemen ayağı tarafından yapıldığına dair genel bir algı veya öyle bir kabul var. Bunun nüanse edilmesi gerekir. Bu katliamı Yemen El Kaidesi üstlendi diye gerçekten onun eseri olduğuna dair bir kesinlik yok. . . Dolayısayla sadece tetikciye bakarak bir cinayet hakkında fikir sahibi olmak mümkün değildir. Küresel, kapitalizmin, ABD’nin, Avrupa’nın, bir bütün olarak ‘kollektif emperyalizmin yeni kapitalist güçlerin ve bunlar arasındaki güç dengeleri veri iken, bu katliamın arkasında NATO’cu kampın olabileceği ihtimalini hiçbir zaman gözden uzak tutmamak gerekiyor. Bu katliam, ‘medeniyetler çatışması’ tezini peydahlayanların, İslam dünyasında mezhep çatışması peydahlamak isteyenlerin, Batı’da ‘yeni tür bir faşizmden’ medet umanların eseri olma ihtimali hiç de yabana atılabilir değil. Düşünce, (ifade) özgürlüğüyle uzaktan-yakından ilgisi olmayan 40 kadar devlet ve hükümet başkanının Paris’te defile yapması, bir şeyleri akla getirmiyor mu?
‘Gerçek İslam’ yerine ‘Reel İslam’ kavramı
Soruya gelirsek,
“gerçek İslam”, “gerçek olmayan İslam” ne bileyim işte
‘gerçek İslam bu değil’ türü söylemlerin bir karşılığı yok. Bence bu kafa karışıklığını aşmak için ‘Reel İslam’ kavramını ortaya atmak, durumun netleştirilmesini ve anlaşılmasını kolaylaştırabilir. Nasıl gerçek dünyada varolan kapitalizm, burjuva iktisat kitaplarında yazılandan farklıysa, bir ‘reel kapitalizm’ varsa, nasıl, Marksist-sosyalist teorinin öngörüp-tasarladığından farklı bir ‘reel sosyalizm’ pratiği yaşandıysa, aynı şekildi nasıl bizde bir ‘reel Atatürkçülük’ geçerli olduysa. . . Dünyada da bir ‘reel İslam’ var. Dalayısıyla ‘reel İslam’da’ cihatçılık da var, onda mündemiç olan bir şey. . . Zira, din de netice itibariyle bir ideolojidir ve yoruma tabidir. O zaman Cihatçıların ‘asıl İslam bu’ demelerine bir engel yok. Zira onun yorumu öyle ve öyle hareket ediyor. Reel İslam’ın Cihatçı bir versiyonu olduğu gibi, aşırı gerici, karanlıkçı bir Vahhabi versiyonu da var. Onun tam tersi de mümkün. Mesela XIX. yüzyılın sonunda ve XX. yüzyılın başında,
Afrika’da Kolonyalizme (sömürgeciliğe) karşı mücadele eden ‘gelenekçiler’ de denebilecek son derece etkili ve simgesel değeri olan İslamcı hareketler ortaya çıkmıştı: İşte Fas’ta, Abdülkerim el Küttâbi, Cezayir’de Emir Abdulkadir, Libya’da ömer el Muhtar, Sudanlı El Mehdi, Somali’de Muhammed Abdullah Hasan, kahramanca kolonyalizme karşı savaşan hareketler oluşturmuşlardı. . . Bugün Lübnan Hizbullah’ı ve Filistin Hamas’ı, basbayağı siyonizme ve emperyalizme karşı duran ulusal-vatansever hereketler. . . (Tabii onların tasarladığı toplum projesini onaylamanız gerekmiyor, o ayrı bir şey. . . ) Bu bütünlük içinde Müslüman Kardeşler de
ayrı bir yerde duruyor, vb. Dolayısıyla tartışma bu çağın, bu günün ihtiyacına cevap verecek bir İslam yorumu yapabilip- yapamamakla ilgili. . . çok gecikmiş bir reformasyonu artık gerçekleştirmek gerekiyor. Aksi halde durum vehâmetini korumaya devam edecek. Bu kafayla Müslüman toplumların içine hapsoldukları yıkımdan ve gerilikten, itilip- kakılmaktan, aşağılanmaktan çıkma ihtimali yok. . .

Saldırının ardından özellikle Türkiye medyasında İslamofobi üzerine haberler ve tartışma programları yer aldı. Bir anlamda “Charlie Hebdo saldırısının sosyolojik sebepleri olduğu” öne çıkarılmaya çalışıldı. Siz bu yaklaşıma nasıl bakıyorsunuz?
Bu saçma bir iddia. Topu taca atmanın mazereti. Elmaları armutlardan ayırmak gerekir. İslamofobi, Avrupa’nın ve bir bütün olarak Hırıstiyan Batı’nın kadim kusuru. Ve son dönemde yeniden güçlenmesinin başlıca üç
nedeni var: Birincisi, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, özellikle de 1980 sonrasında ve 2000’li yıllarda
Ortadoğu’daki savaşların da etkisiyle Avrupa’daki Müslüman nüfusta önemli bir artış ortaya çıktı. Belirli bir eşik aşıldığında, nicelik büyümesinin nitelik değişimine neden olması eşyanın tabiati gereğidir. İnsan sayısı belirli bir sınırı geçtiğinde ‘kültürel sürtüşme’ ortaya çıkar, bu her zaman böyledir. İkincisi, bu ‘politik İslam’ denilenin etkisini artırdığı bir dönem. Ve üçüncüsü de son 35 yılda uygulanan neoliberal reçete, Avrupa’yı giderek yaşanması zor bir yer haline getirmekte, sistem sıkışıyor, sorunlar giderek büyüyor. Böyle bir konjonktürde mülk sahibi oligarşilerin aklına faşizmin gelmemesi mümkün değil ve faşizm de bir düşmana ihtiyaç duyar. . . İşte İslamofobi denileni bu bütünlük içinde anlamak gerekiyor. . . Dolayısıyla bu denklemde İslami terör bir teferruat. Sorunun kendini angaje eden bir şey değil. . . 1930’li yıllardaki komünistlerin ve Yahudiler’in yerini şimdilerde “İslam” ve ‘İslamcı terör’ denilen şey neden almasın?

Radikal-ılımlı ayrımı ABD’nin uydurması
Radikal İslamcılık’ın büyümesinde ılımlı olarak tarif edilen İslam’ın bir payı söz konusu mu? İslam’ın radikal ve ılımlı yorumları arasında bir fark gözetiyor musunuz?
Bu ayrımın reel bir karşılığı yok. Bu Amerikalılar’ın bir uydurması. Amerika’nın, Avrupa’nın, bir bütün olarak emperyalizmin işine gelen, işini gören İslam ‘ılımlı İslam”dır ama bu onların, ‘gerektiğinde’ en aşırıları, gözü dönmüş katilleri desteklemesine engel değil. Yeter ki, çıkarları onu gerektirsin! İşte şu ‘eğit-donat’ soytarılığı tam da söylemek istediğime iyi bir örnek. Orada ‘ılımlı teröristler’ destekleniyor, araçlaştırılıyor, kullanılıyor. . . Maalesef Türkiye de bu kepazeliğin büyük suç ortağı. . . Ama uzun vadede iktidarı seçim yoluyla kazanmış, şekli bir ‘demokratik görüntü’ vereni tercih ederle eğer mümkün olursa tabii. Fakat o alanda Mısır’da Mursi’ye bağladıkları umut boşa çıktı. . .
Ilımlısıyla radikali arasındaki yegane fark, ‘iktidar şiddet yoluyla mı seçimle mi ele geçirilecek’ konusundan ibaret. İktidar olduklarında yapacakları aynı. Zira her ikisinin de bir programı, bir toplum projesi, inandırıcı bir perspektifi yok. İkisi de çözüm ‘geride’ diyor. . . Oysa bugünün sorunlarını düne ait yöntem ve araçlarla çözmek mümkün değildir.
İslamcılık’ın dinle ve kapitalizmle olan ilişkisini nasıl ele alıyorsunuz?
Politik İslam kapitalizmi sorun etmiyor. öyle bir derdi yok. Onun neoliberal versiyonunu bile sorun etmiyor. özel mülkiyeti kutsayan bir hareketin, bir anlayışın kapitalizmi sorun etmesi zaten mümkün değil. Türkiye’de neoliberalizmin en bağnaz şampiyonu AKP değil mi? Teorik planda din faizi yasaklar ama ‘reel İslam’ her zaman faizle birlikte var oldu. . . Söylem başka, gerçek başka. AKP hırsızlığı bile dine dayandırarak savunmuyor mu? Tabii bu, bir ideoloji olarak dinin de, Müslümanlığın da eşitlikçi, özgürlükçü, demokrat, bir yorumuma engel değil. . . Ama bugüne kadar bu alanda başarılı bir örnek yok. Demek istediğim, Latin Amerika’da Katolik rahiplerin geliştirdiği, yoksullardan yana eşitlikçi ‘özgürlük teolijisinin’ bir benzeri İslam’da da mümkün. . . Bunun bir örneğini Sudanlı Şeyh Mahmut Muhammed Taha
yapmaya çalıştı ama Müslüman Kardeşler’in de dahliyle idam edildi ve civciv yumurtadayken ezildi. Mesela bizde “anti-kapitalist Müslümanlar” çıkışı, farklı bir şey yapmanın potansiyel imkânına gönderme yapıyor. . .

Siyasal İslam, emperyalizmin Ortadoğu’ya nüfuz etmek için araçsallaştırdığı bir ideoloji gibi gözüküyor. Bu bağlantıyı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Emperyalist Batı’nın İslamı araçlaştırma ve kullanma macerası yeni değil, XIX. yüzyılın son on yıllarına kadar gerilere gidiyor. Amaç, sömürgelerlerde seküler, ilerici, ususal bir devlet kurma amacıyla saheneye çıkan, antı-kolonyalist- anti-emperyalist hareketleri etkisizleştirmekti. Bu gün de ‘garp cephesinde yeni bir şey yok’. . . İslam’ın emperyalist-kolonyalist amaçlar için araçlaştırılıp- kullanılmasını İngilizler başlattı, 1950’lerden sonra ABD nöbeti devraldı. Bir fikir vermek için bu günkü Vahhabi Suudi Arabistan’ın Osmanlı İmparatorluğu’ndan koparılıp ayrı bir devlet haline gelmesinin arkasında İngilizler vardı. Din, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra seküler, uluscu hareketleri etkisizleştirmek için kullanıldı. Sovyetler’in çökertilmesinde de etkin bir araçtı. Velhasıl, Müslüman -Arap halklarının kendi ayakları üstünde durmalarını engellemenin bir aracı haline getirildi.

‘Dert demokrasi ise. . . ‘

İslamcı ideoloji muhalefet konumundayken demokrasinin evrensel ilkelerine oldukça sadık gözüküyor. Egemen olduğu toplumlarda ise -Türkiye örneğinde olduğu gibi- iktidar gücüne paralel olarak baskıcı bir yönetim sergiliyor; onay verdiği yaşam tarzının dışındaki tüm yaklaşımları yok etmeye çalışıyor. İslamcılık’ın bu faşizan yöntemlerine karşı laiklik talebi size göre hangi pozisyonda duruyor?
Türkiye’de toplum, 1960’lı yıllardan beri sistemetik ve kararlı bir şekilde İslamileştirilme’ye çalışılıyor; solu ve ilerici-seküler haraketleri etkizisleştirmek için. . . Bu süreç 1980 askeri darbesiyle hızlandı ve AKP iktidarıyla da zirveye çıktı. Devlet dininin demokrasi, özgürlük, adalet. . . diye bir derdi yok ve olması da mümkün değil. Toplumu İslamlaştırmak, dinileştırmek, dinci gericiliğe hapsetmek, Türk mülk sahibi sınıflar ile emperyalizmin (ABD) ortak tercihi ve
projesiydi. Fakat hiç bir çözümü temsil etmiyor. öyle bir yeteneği yok. Demokasi, özgürlük gibi kavramlar zaten onların ağzına yakışan şeyler değil. Ama o kavramları başlarda kullanıyorladı. . . Amaç hasıl oluncaya kadar. . . Demokrasi diye bir derdi olan için laiklik olmazsa olmazdır. . . Bir tercih sorunu değil. Onun için eşitlikçi, özgürlükçü, demokratik, anti-kapitalist ve anti-emperyalist olmayan hiç bir hareketin artık bu dünyada bir şeyler başarma şansı yok ama daha bir süre kitleleri oyalama potansiyeli var. . . Onlara bu fırsatı vermemek de pekâla mümkün! Ve yapılması gereken de o. . .
Kul hakkı değil, yurttaş hakkı denmeli Türkiye’de İslamcılık’ın durumunu nasıl görüyorsunuz?
İslamcı akımların ve hareketlerin Türkiye’de kültürel bir iz bıraktığını söylemek mümkün. Gündelik yaşamı hayli kuşatmış görünüyor. Dinci retoriğin kendilerini solda sayanları bile etkisi altına aldığını söylemek de mümkün. Mesela, sıklıkla ‘kul hakkı’ diyorlar. . . Kulun hakkı mı olur. . . kulun hakkını belirleyen efendisidir, onun egemenidir. . . Onun yerine yurttaş hakkı denmesi gerekirdi. Aynı şekilde bazı şeylerin inandırıcılığını artırmak için, Kur’an ve hadislerden çokça referans verilir oldu. Aslında bu yanlış değil ama abartmamak kaydıyla. . . Oysa referansların daha çok seküler alandan verilmesi gerekirdi. . .
AKP ile birlikte Türkiye’de ‘politik İslam’ın’ artık deşifre olduğunu, foyasının meydana çıktığını, bir toplum projesine sahip olmadığının anlaşılmaya başlandığı söylenebilir. Zira dini araçlaştırıp-kullanmak dışında diğer düzen partilerinden bir farkının olmadığı görünür oldu. . . . Türkiye’nin içine sürüklendiği durum, artık radikal olmayı ve radikal çözümleri gerektiriyor. . . Sorunları kaynağından kavramak, kaynağına inmek anlamında. . .
28. 01. 2015 – öZGüR üNİVERSİTE