NİLGÜN TUNÇCAN ONGAN: GREVLER HEPİMİZİN (26. 01. 2015)

178

Kapitalizm, gücünü işsiz bıraktığı emekçilerden yani el altında tuttuğu yedek işgücü ordusundan alır. çünkü işçilerin çalışabilmek için birbirleriyle rekabete girmesi, hem emek gücünü denetim altında tutmayı mümkün kılar hem de patrona ücretleri dilediğince esnetebilme imkanı yaratır. Buna karşılık, yedek işgücü ordusunun bu etkisini aşındırabilmenin yolu ise sınıfın örgütlü mücadelesidir.
Sendikal mücadele, işçiler arasındaki rekabeti dayanışmaya dönüştürerek işverenin elindeki en güçlü silahı etkisiz hale getirir. Bunun için de sendikal haklar tarihsel olarak yasaklanmış, baskılanmış ve yine büyük mücadelelerle toplu pazarlık ve grev haklarını da kapsayan bütünlüklü bir ‘hak’ olma niteliği kazanabilmiştir.
Türkiye’nin gerçekliği ise toplu pazarlık ve grev hakkı bir yana, örgütlenme özgürlüğünün bile henüz sağlanamamış olduğudur. İşçiler sendika seçme haklarını kullandıkları için işten atılmakta, sendikal örgütlenmeyi engelleyen birçok unsurla beraber, yandaş sendikalara üye olmanın istihdam koşulu halini aldığı sendikasızlaştırma yöntemi de giderek yaygınlaşmaktadır.
Nitekim uluslararası alanda kabul görmeyen hesaplama yöntemleri bile Türkiye’deki sendikal örgütlülük düzeyinin Ocak 2015 itibarıyla yüde 11’i bulmadığını gösteriyor. * Kaldı ki toplusözleşmeden yararlanma oranı bunun çok daha gerisinde.
Toplusözleşmeden yararlanma; sendikal hakların yaygınlığı bakımından çok önemli bir gösterge. Türkiye’deki sendikalı işçilerin tümünün bu kapsamda olamamasının en önemli nedeni ise ikili baraja dayanan yetki sistemi. Buna göre sendika, bir işyerindeki işçilerin çoğunluğunu örgütlese bile işkolu barajını aşamadığı sürece toplusözleşme yapamıyor. Nitekim ILO Uzmanalar Komitesi de işkolu barajını hak ihlali sayıyor ve Türkiye’nin onayladığı 98 Sayılı sözleşmeye uyum bakımından kaldırılması gerektiğini belirtiyor.
Sorunun, işkolu barajının düzeyinden ziyade doğrudan varlığı olduğunun da bir kez daha altını çizelim. Zira barajın Ekonomik ve Sosyal Konsey üyesi konfederasyonlara üye sendikalar bakımından yüzde 1’e sabitlenmiş olmasına karşılık, Ocak 2015 verileri 142 sendikadan ancak 49’unun barajı aşabildiğini gösteriyor.
Tüm bu engellemeleri aşıp yetki alabilen sendikaların önüne ise bu kez grev hakkını sınırlandıran yasal düzenlemeler, grevi keyfi olarak yasaklayan idari kararlar çıkıyor. Grevler kimi zaman grev kırıcılık kimi zamansa kolluk güçleri yoluyla bastırılmaya çalışılıyor.
Birleşik Metal-İş Sendikası’nın 29 Ocak’ta, Selüloz-İş Sendikası’nın ise 10 Şubat’ta uygulamaya koyacağı grev kararlarını işte bu gerçeklik içinde değerlendirmek lazım. Her iki sendikanın da aştıkları ve aşabilecekleri tüm engellemelerin sadece onlar için değil işçi sınıfının bütünü için koyulan engeller olduğunu fark etmek ve grevleri tüm sınıfın grevi olarak sahiplenmek gerekiyor. Unutmayalım ki; burjuvazinin en büyük silahını (işçiler arası rekabet) etkisiz hale getirmenin yolu sınıf dayanışmasından ve bütünlüklü bir mücadeleden geçiyor.
(*) Sendikalaşma oranları, çalışma Bakanlığı’nın yılda iki kez (Ocak ve Temmuz) hazırladığı istatistikler çerçevesinde yayımlanıyor. Ancak Bakanlığın kullandığı yöntem sadece sigortalı işçileri hesaba katıyor. Türkiye’de kayıtdışı çalışanların oranı ise yüzde 35 (TÜİK, Ocak 2015). Dolayısıyla sendikasız çalışanların en az yüzde 35’i bu hesaba dahil edilmiyor. Gerçekte sendikalaşma oranı açıklanan bu verilerin çok daha gerisinde.
26. 01. 2015 – EVRENSEL