ASLI AYDIN: HANGİ EKONOMİ’ NASIL BİR FAİZ’ (22. 01. 2015)

180

Salı günü Merkez Bankası, PPK toplantısı sonucunda faizleri 50 baz puan düşürdüğünü açıkladı. öncesinde hükümet ve MB arasında gözüken sürtüşmenin hükümet tarafından bir galibiyeti olarak kamuoyunda yer alan bu karar, aslında koşullar uygun olduğunda MB’nın da hükümetin de aynı görüşte olduğunu bir kez daha ortaya koydu. Aslında sürekli sahne alan bu senaryoda iki ayrı taraf değil, diğerini rasyonalize eden-koşulları gözeterek trenin yürümesini sağlayan bir kurumun ve bunu siyasi ranta dönüştüren iktidarın olduğunu gördük. Ne var ki petrol fiyatlarındaki düşüş cari açığı ve enflasyonu bir nebze rahatlatmış olmasaydı faizlere ilişkin indirim kararının alınması neredeyse imkânsızdı.
Şimdi buradan yazının yönünü istihdama çevireceğim. Nasıl derseniz; 2015 yılı için büyüme stratejisinin bir parçası da iç talebi yeniden yükseltmekti. Faizlere aşağı yönlü bir baskı uygulanmasının nedeni de burada yatıyor. Zira parayı elde tutan özel kesim harcamaya, yatırıma yönelsin ekonomiye can gelsin beklentisi. Diyelim ki faizleri aşağı bir seviyede tutmayı başarabildiler, paranın da yönü yatırım harcamalarına ve tüketime döndü. Bunun ülkeye, toplumsal refaha ne katkısı var?
AKP dönemi verileri incelendiğinde sanayiyi ve tarımı gerilettiği ölçüde rant ve hizmetler sektörünü öne çıkaran, bilinçli bir stratejiyle bu alanları özendiren bir politikaya rastlıyoruz. Faizlerin her bir puanlık inişinde artması beklenen yatırımların alanı da buraları zira. Bugün güvencesizliği, düşük ücreti, daha fazla sömürü dayatan, inşaatlarıyla halka nefes alacak alan bırakmayan bu politikaların en fazla tahrip ettiği alan ise kuşkusuz istihdam. Büyümenin kaynakları ve paydaşları değiştikçe istihdamın niteliği de niceliği de buna paralel dönüşmektedir.
Bu dönüşümü birkaç maddede incelemek gerekirse en çarpıcı yansımaları şöyle özetleyebiliriz;
*Küresel paranın bol ve ucuz olduğu yüksek faiz-ucuz döviz dönemlerinde finans dışı şirketler kesiminin dış borçlanmasının yarattığı şişkinlik 2008 krizinde başta imalat sanayi olmak üzere reel kesimi derinden etkilemişti. Kitlesel işten çıkarımların yaşandığı bu dönem hâlâ telafi edilebilmiş değil. Zira o günden bugüne rant odaklı inşaat ve hizmet sektörlerini özendirerek sanayiyi gerileten politikalar, istihdamı da bu sektörlere kaydırdı.
Küçük üretici üzerindeki desteklerin kaldırılması, mazot, gübre, ilaç, tohum gibi girdi fiyatlarının spekülatif piyasalarca belirlenmesi ve tarım alanlarının ranta açılmasıyla tarımdaki gerileme de sanayiye eşlik etti. Tarımda çalışan nüfusun kırdan kente göçü de pekiştirerek büyük kentlerde inşaat ve hizmetler sektörüne kaydığını görüyoruz. 10 yılda toplam istihdam içinde tarımın payı %8 geriledi, sanayi neredeyse yerinde saydı. Bunun yanında inşaatın payı %2 artarken, hizmetler sektörünün %6 artışla bugün istihdamın yarısından fazlasını barındırdığı bir noktaya geldik.
Ticaretten turizme, bankacılıktan ulaştırmaya kadar geniş bir yelpazeyi içinde barındıran hizmetler sektörü peki hangi işleri öne çıkardı?
*2004-2012 arasındaki dönemde istihdam artışının sağlandığı yer, açık ara ile “Nitelik gerektirmeyen işler” oldu. Bu dönemde vasıfsız işlerde çalışan erkek işgücü %44 artış gösterirken kadınlarda 1 yani iki katından fazla artış kaydedildi. çoğunlukla vasıfsız işlere yönlendirilen işgücünün eğitim durumuna baktığımızda ise yüksek öğretim (Y. ö) mezunları göze çarptı. TÜİK sadece kayıtlı çalışanları veri aldığı için, lise ve altı mezunlarının birçoğunun işgücüne bile dahil tutulmadığını, veri bile sayılmadığını burada not düşmek gerekiyor. Diğer taraftan ülkede kayıt dışı çalışanların sayısının 9 milyonu aştığını da ekleyelim. Nitekim son 10 yılda vasıfsız işlerin daha öne çıktığını, Y. ö. mezunlarının dahil buralarda güvencesiz, kısmi süreli düşük ücretle çalıştırıldıklarını görüyoruz.
Buradan yola çıkarak bugün faiz indi-çıktı polemiklerinin ötesinde, inse de çıksa da neye hizmet edeceğinin tartışılması önemlidir. çıktığında sermayeye finansal kâr, indiğinde imar rantı ve ucuz işgücü sunan bu ikilemin dışına çıktığımızda attığı her adımda emeğin kazanımlarını eriten, emeğiyle geçinen geniş halk kesimlerini yoksullaştıran ve yoksunlaştıran bir yapısal düzenekle karşılaşıyoruz. En nihayetinde tartışmamız gereken yer burası.
22. 01. 2015 – BİRGÜN