ERKAN AYDOĞANOĞLU: UÇAN EKONOMİ BATAN EMEKÇİ (20. 11. 2014)

180

Eski Yunan’da ekonomi bir evin mal varlığını yönetme sanatı olarak tanımlanırmış. O dönemde etki alanı evden ibaret olan ekonominin anlamı zaman içinde farklı içerikler kazanmış olsa da, özellikle emekçi ailelerinin “geçimi” açısından ilk anlamını koruduğunu söylemek mümkün.

Kapitalizmde insanlar, ancak üretilen ürünleri talep ettiklerinde ve o malı tüketebildiklerinde, “tüketici” kimliğini kazandıkları ölçüde değerliyken, tüketici kimliğinden uzaklaştıkça giderek değersizleşiyorlar. çünkü kapitalist sistem açısından “tüketim eğilimi yüksek” olan tüketiciler, “tüketim eğilimi düşük” olanlara göre çok daha önemli ve değerli kabul ediliyor.
Türkiye’de emekçi ailelerin tamamına yakını geçimlerini büyük ölçüde borçlanarak sürdürmeye çalışırken, enflasyon ve işsizlik tehdidini sürekli enselerinde hissediyorlar. Her sofraya oturduklarında bir sonraki günü nasıl kurtaracaklarının hesabını yapıyorlar. Bu nedenle “kriz” ve “istikrar” kelimelerinin anlamı işçi ve emekçiler için siyasetçilerden, iktisatçılardan çok farklı anlamlar içeriyor.
Emekçi aileleri, televizyon ve gazetelerde sürekli piyasa, borsa, döviz ve faiz gibi ekonomik terimlerin tartışıldığı bir ortamda, en temel ihtiyaçlarını bile karşılamakta zorlanıyorlar. Emekçilerin gündelik yaşamının somut bir parçası haline gelen geçim krizi, ekonomik verilerin görece olumlu olduğu dönemlerde bile fazla değişiklik göstermiyor.
İktidar temsilcileri ve medyadaki sözcüleri her ağızlarını açtıklarında “Eski Türkiye” ile “Yeni Türkiye” kıyaslaması yaparken, kendi dönemlerinde ekonominin uçuşa geçtiğini, milli gelirin iki katına çıktığını, kendi dönemlerinde halkın zenginleştiğini iddia ediyorlar. Haksızlık etmeyelim, söylediklerinde elbette doğruluk payı var. Şöyle ki, 2002 yılında Türkiye’de sadece 4 tane dolar milyarderi varken, bugünkü yüksek dolar kuruna rağmen dolar milyarderi sayısı 37’ye çıkmış. Türkiye, zenginlerle yoksullar arasındaki gelir eşitsizliğinde Rusya ile yarışıyor. Dünyanın üçüncü büyük ekonomisi olan Japonya’da bile dolar milyarderi sayısının sadece 15 olduğu düşünüldüğünde, Türkiye ekonomisinin son 12 yılda kimleri zenginleştirdiği daha iyi anlaşılıyor.

Resmi verilere göre, Türkiye’de tüketici kredisi borcu miktarı son 12 yılda 136 kat, kredi kartı borcu ise 17 kat artmış. 2002 yılında halkın tüketici kredisi ve kredi kartı borcu sadece 6. 3 milyar TL iken, ekonominin “uçuşa geçtiği” son 12 yıl içinde tam 55 kat artarak, toplamda 347 milyar TL’ye ulaşmış. Söz konusu borçlar içinde asıl dikkat çekici olan, toplam hane halkı borçlanmasının yüzde 40’tan fazlasının aylık geliri 1000 TL’nin altında olanlar tarafından yapılmış olması. Kredi borcu olanların yarısından fazlasını yine ücretli emekçiler oluşturuyor. ödenemediği için yasal icra takibi başlatılan tüketici kredisi ve kredi kartı borç miktarı 12 milyar TL’yi aşmış durumda. Bu miktarın 2002’de sadece 278 milyon TL olduğunu hatırlatmakta fayda var.
Türkiye’de 12 milyona yakın kişinin aylık geliri asgari ücretin üçte birinden az olduğu için Genel Sağlık Sigortası (GSS) primleri devlet tarafından ödeniyor. Geçtiğimiz aylarda primlerin bir kısmı yatırılmadığı için çok sayıda yurttaşın mağdur olduğu basına yansıdı. Sağlık ve eğitim harcamalarında halkın cebinden yaptığı harcamalar, merkezi bütçe rakamlarıyla yarışır hale geldi.
Her yıl açıklanan hormonlu büyüme rakamlarının yarısı kadar bile istihdam yaratılamamasının bedelini peş peşe açıklanan “teşvik paketleri”, “vergi ve prim affı” ile zenginleşen patronlar değil, enflasyon ve işsizlik tehdidi altında yaşam mücadelesi veren işçi ve emekçi aileleri ödüyor.
style=margin-:7. 5pt;20. 11. 2014 – EVRENSEL