ÖZGÜR MÜFTÜOĞLU: ÜNİVERSİTEDE DESPOTİZM (03. 10. 2014)

166

İş cinayetlerinde her yıl binlerce işçi ölürken; Türkiye hızla gericileştirilirken; ırk, din, mezhep, cinsiyet ve cinsel tercihler üzerinden ayrımcılık giderek artarken; maceracı dış politikalar sonucunda sınırlarımızda halklar tarihin en büyük vahşetiyle karşı karşıya bırakılmışken üniversitelerden kurumsal olarak hiçbir ses çıkmıyor! Neden mi?
Her yıl bin beş yüz dolayında emekçinin iş cinayetlerinde ölmesiyle net biçimde açığa çıkan despotik çalışma düzeni madenler, inşaatlar, fabrikalar, bankalar gibi üniversitelerde de geçerlidir. Gerek özel gerekse kamu üniversitelerinde özellikle akademisyenler işsizlik tehdidiyle baskı altına alınmakta; buna direnen akademisyenler de ya disiplin cezalarıyla karşı karşıya kalmakta ya da bir idari soruşturma sürecine dahi ihtiyaç duyulmadan işten çıkartılmaktadır.

örneğin geçtiğimiz yıl içinde Marmara üniversitesinde akademik ve idari kadroda çalışan birçok emekçi “Gezi direnişine katılmak, eylem yapan öğrencilerin yanında bulunmak” gibi gerekçelerle soruşturmalara tabi tutulmuştur. Diğer birçok üniversitede de benzer birçok olay yaşanmıştır. Bunların en sonuncusu Berkin Elvan için yapılan eylemlere katıldığı gerekçesiyle araştırma görevlisi Nuriye Gülman hakkında Eskişehir Orhan Gazi üniversitesinin soruşturma açıp ceza vermesidir.

özel üniversitelerde akademisyenleri işten çıkartmak için herhangi bir soruşturmaya dahi ihtiyaç duyulmamaktadır.
örneğin birkaç ay önce Bahçeşehir üniversitesinde 42 akademisyen herhangi bir gerekçe göstermeden işten çıkartılmıştır. Mersin Toros üniversitesinde de geçtiğimiz günlerde 10 akademisyen işten çıkartılmış, bu akademisyenlerden Rana Gürbüz, işten çıkartılmasının yanı sıra İİBF dekanının ırkçı ve cinsiyetçi hakaretine maruz kalmıştır. Toros üniversitesinde akademisyenlere yönelik despot tutum bununla da bitmemiş, akademisyenlerin kişisel maillerini izleyen üniversite yönetimi, Rana Gürbüz’e yönelik küfür olayını bir mailde paylaştığı gerekçesiyle Nevra Akdemir’i de işten çıkartmıştır.

Kapitalist üretim sisteminin yüzyıllar öncesinde geliştirdiği despot çalışma düzeni bugün iş kolu, eğitim düzeyi, kamu-özel işyeri ayrımı olmaksızın tüm emek piyasası için geçerlidir. Diğer tüm çalışma alanları gibi üniversitedeki despotizmin de birinci dereceden mağduru elbette akademisyenlerdir. Ancak egemenlerin, egemenliklerini yeniden üretme alanı olarak gördükleri üniversitede akademisyenin işsizlik tehdidiyle tahakküm altına alınması sadece kendisinin değil, ürettiği ve sunduğu bilginin de egemenler tarafından tahakküm altına alınması anlamına gelir.

Bugün üniversitede despotizmin artması, üniversitelerin esnek çalışma düzeni içinde emek sömürüsünü arttırmak istemesinin yanı sıra toplumda giderek yükselen siyasi ve ekonomik despotizmin akademi tarafından yeniden üretilmesi ve meşrulaştırılmasını da amaçlamaktadır. Diğer bir söyleyişle, akademisyenin işsizlik tehdidiyle tahakküm altına girmesi, bireysel bir sorun olmanın ötesinde doğrudan toplumu etkileyen bir sorun haline dönüşmektedir.

Sözün özü: üniversite kurumsal olarak hemen hiçbir konuda toplumun temel sorunlarını gündemine almamakta, çözüm üretmemektedir. çünkü üniversitede geçerli olan despot çalışma düzeni akademik özgürlükleri ortadan kaldırmış, üniversiteyi büyük ölçüde egemenlerin kendini yeniden üretme alanlarına dönüştürmüştür. Üniversitenin toplumun, doğanın, insanlığın yararına bilgi üretmesi ancak ekonomik ve siyasi despotizmin hedefindeki toplum kesimlerinin akademik özgürlükler için de yürüteceği mücadeleyle gerçekleşebilecektir.

03. 10. 2014 – EVRENSEL