ERKAN AYDOĞANOĞLU: YAŞAYARAK ÖĞRENENLER (04. 09. 2014)

187

Toplumsal yaşamın üretim sürecinden günlük ilişkilere kadar her yönüyle eşitsizlikler ve çelişkiler üzerinden gelişmesi, herhangi bir alanda meydana gelen değişikliklerin farklı toplum kesimleri üzerindeki etkilerinin de farklı olmasına neden oluyor.

Bir ülkede, toplumsal yaşamla ilgili olarak yapılan yasal düzenlemeler ya da uygulanan politikalar, mevcut ekonomik-toplumsal sistem hangi sınıfın çıkarlarını koruyorsa, o sınıfın istek ve beklentileri doğrultusunda gerçekleşiyor. Bu durum toplumun çok az bir kesiminin kendisini güvende hissetmesini sağlarken, büyük bölümünde geleceğe ilişkin endişe ve korku yaratıyor.

Kendisi ve ailesinin geleceği için endişelenen, nitelikli bir eğitim, sağlıklı bir yaşam, güvenceli bir iş ve insanca yaşamak için bir şeyler yapılması gerektiğini düşünen insanların tepkilerini engellemek için yazılan bireysel kurtuluş reçeteleri artık geçerliliğini büyük ölçüde yitirdi. Bugünlerde iktidar temsilcileri ve onların arkasında saf tutanlar, emekçiler için her şey kötüye giderken, “yeni Türkiye” masalları anlatmaya, son 12 yıldır yaptıkları gibi, “Yeni bir gelecek hayali” pazarlamaya başladılar.
Bugüne kadar işçileri işsizlerle, kadroluları taşeronda çalışanlarla, örgütsüz işçileri örgütlü işçilerle ve son olarak Türkiyeli işçileri Suriyeli sığınmacılarla karşı karşıya getirip, birbirine karşı kışkırtarak hem korkuları körüklediler, hem de sınıfın farklı kesimlerinin ortak çıkarları ve talepleri etrafında birleşmesini engellediler. Ama diğer taraftan aynı durum, bugün biçimsel olarak ayrıymış gibi görünen, birbiriyle karşı karşıya getirilen emekçilerin zamanla içinde birbirinin “kuyusunu kazmayı” bir tarafa bırakıp birleşmesini, birbirleriyle dayanışma içine girerek sorunlarını nasıl çözeceklerini öğrenmelerini de sağlıyor.
Emekçiler arasında, bugüne kadar olduğu gibi, bundan sonra da tek tek ucu kendilerine dokunduğunda ya da sıra kendisine geldikçe tepki gösterenler çıkacaktır kuşkusuz. Ancak Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde yaşandığı gibi, özellikle işçiler arasında farklı eylem ve direniş örneklerinin giderek artması “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” anlayışının yavaş yavaş değişmeye başladığını gösteriyor.

Emek örgütlerinin büyük bir bölümünün uzunca bir süredir yaşadığı örgütlenme ve mücadele tarzına ilişkin sorunları aşmak adına bir yönelime girdiğine yönelik henüz somut bir işaret olmasa da, sendikaların mevcut örgütlenme ve mücadele tarzları ile daha ileri gitmesinin mümkün olmadığı bir gerçek. Genel olarak emeğe ve emekçilerin haklarına yönelik saldırıların sürecek olması, yıllarca emekçilerin birleşik mücadelesi karşısında ayak direyen kişi ve kurumların “kafalarına vura vura” ortak çıkarlar etrafında birleşmekten başka çıkar yol bırakmıyor.

Bugüne kadar emekçiler işyerlerinde, ayrı ayrı örgütlendikleri sendikalarda birbirini “rakip”
olarak görüp uzak duranların, en temel konularda bile birlikte hareket etmeleri engellendi. Ancak bugünkü koşullarda bu durumun daha fazla sürmesi mümkün görünmüyor.

Türkiye’de işsizliğin ve enflasyonun sürekli artması, buna bağlı olarak çalışma ve yaşam koşullarının giderek ağırlaşması, bireylerin giderek şiddetini arttıran korkularının tek başlarına üstesinden gelmelerini zorlaştırıyor.

Bugüne kadar çok sayıda emekçinin zihninde yaratılan korkuların kaynağı olarak görülen pek çok gelişme, insanca yaşam ve onurlu bir gelecek için direnmenin, emekçilerin hakları için mücadelesinin başlatıcısı, ateşleyicisi işlevini görebiliyor. Bugünlerde şu ya da bu şekilde direnişte olan her emekçi, korkularıyla yüzleşerek, mücadele içinde sınıf deneyimi kazanarak, yaşadığı sorunları yaratan nedenleri ortadan kaldırmadıkça rahat yüzü göremeyeceğini bizzat yaşayarak öğreniyor.
04. 09. 2014 – EVRENSEL