E. OYA ÖZARSLAN: AÇIKLIK, EŞİTLİK, ŞEFFAFLIK (29. 08. 2014)

166

Türkiye
12. Cumhurbaşkanını doğrudan halkın seçtiği
tarihi bir seçim yaşadı. Bu seçim sadece
cumhurbaşkanının parlamento tarafından seçilmesini öngören siyasal sistemimizde köklü bir değişiklik olması dolayısıyla değil, bundan sonraki cumhurbaşkanlığı seçimlerine emsal teşkil etmesi
açısından da ayrıca bir öneme sahip. Sürecin adil ve şeffaf yürütülmesi ise,
seçilmiş Cumhurbaşkanına duyulacak güven için temel bir nitelik taşımaktadır.

Türkiye, 1946’da düzenlenen ilk çok partili seçimlerden bu yana bağımsız seçim geleneğine sahip demokratik bir ülke. Fakat bu resmin altını biraz kazıdığımızda gerçekte ne görüyoruz? Cumhurbaşkanlığı seçimi açık ve şeffaf bir ortamda gerçekleşti mi? Adil bir yarıştan bahsedebilir miyiz? Avrupa Güvenlik ve İş Birliği Teşkilatı (AGİT) uluslararası gözlemcileri tarafından hazırlanan
ilk
rapordaki bulgular ile Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi (PACE) gözlemci ekibinin bu konudaki yorumlarının, pek umut verici olmadığını belirtmek gerek.
Kamu kaynaklarının kullanımı ve YSK’nın rolü
Seçim kampanyaları sırasında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından kamu kaynaklarının kullanılmış olması, seçim sürecinin en dikkat çekici unsurlarından biriydi. AGİT raporu bu durumu, “Erdoğan’ın pozisyonu ona, rakiplerine karşı bariz bir avantaj sağladı” diyerek tanımladı.
2012 yılında sivil toplumdan herhangi bir görüş alınmadan ve
büyük bir hızla
kabul edilen
Cumhurbaşkanlığı Seçimi Kanunu,
bakan ve başbakanların cumhurbaşkanı adayı olduklarında görevlerinde kalmalarına izin vererek,
siyasi ucube niteliğindeki bu duruma yasal bir altyapı sağlamış gözüküyor.
Kanunun bu
maddesine ilişkin muhalefet partileri tarafından sunulan soru önergesinin AKP’li milletvekillerinin oylarıyla reddedildiği ise
Parlamento kayıtlarından görülebiliyor.
Ana muhalefet partisi CHP bu durumu Yüksek Seçim Kurulu’na (YSK) götürmüşse de, YSK’nın kanun hükmünü tekrar eden bir karar vererek, Erdoğan’ın yolunu açtığını biliyoruz.
Aslında YSK burada en çok, kamu kaynaklarının kullanılmasına ilişkin açık ve net
düzenlemeler getirmediği
ve
resmi görev ile adaylık kavramlarına ilişkin ayrımı yeterince açık ortaya koymamış olduğu için eleştirilebilir.
YSK’nın asli görevlerinden birinin adil ve şeffaf bir seçim için kamu kaynaklarının tarafsız ve eşit bir biçimde dağıtımının sağlanması olduğunu unutmamak gerekir.
Bu konudaki en yetkili otorite olan YSK’nın seçim sürecinde neden etkin bir izleme ve denetim yapmadığı da ayrıca sorulabilir ve sorulmalıdır da.
Erdoğan’ın seçim kampanyası kapsamında yapılan gezilerin bir çoğuna bir resmi açılış töreni veya valilik ziyaretinin “denk geldiğini” biliyoruz!
Mitinglere başbakanlık görevlilerinin taşınması,
Başbakanlık ofisine ait uçak ve helikopterlerin ve kamu binalarının kampanya amacıyla kullanılması gibi durumlar neredeyse doğal kabul edildiği için, YSK tarafından takibe alındığına da tanık olmadık.

Uluslararası standartlara göre, seçim kampanyası süresince adayın görev ve yetkilerini bir vekile devretmesi neredeyse hiç tartışılmayan bir kuraldır. Adaylardan birine haksız avantaj sağlanmasının önüne geçmek için getirilen bu kuralın, adil bir seçim sürecinin en önemli prensiplerinden biri olduğuna şüphe yok! Cevap verilmesi gereken öncelikli soru ise Türkiye’de biz bunu neden uygulayamadık?
Medyada eşit temsil; YSK, TRT. . .
Bu seçimler muhtemelen, adaylara medyada ayrılan sürelere ilişkin yaşanan hararetli tartışmalarla hatırlanacak.
Kamu kaynaklarına erişim olanakları diğer adaylara göre çok fazla olan Başbakan Erdoğan, özellikle devlet televizyonu olan TRT’de açık ara öndeydi. AGİT raporunun medya bölümünde konu şöyle değerlendirildi: “TRT 1 konuya ilişkin haberlerin % 51’ini Başbakan Erdoğan’a, % 32’sini İhsanoğlu’na ve %18’ini Demirtaş’a ayırmıştır. İhsanoğlu’na ayrılan sürenin % 25’i negatif bir tonda olurken, Başbakan Erdoğan hakkında yapılan yayınların neredeyse tümü pozitiftir. ” Kamunun kaynaklarıyla finanse edilen devlet televizyonunun bu uygulamasının tarafsızlık ve hesap verebilirlik ilkelerine uygun olduğunu söylemek pek mümkün görünmüyor.
Adaylardan gelen eleştiriler ve özellikle Selahattin Demirtaş’ın ironik yorumunun ardından TRT Genel Müdürü’nün, Demirtaş’a cevaben, TRT’yi eleştirmeye devam ederse kendisi hakkındaki yayınları tamamen keseceğini söylemesi ise yine sınıfta kaldığımız bir başka test oldu! Demirtaş’ın avukatlarının konuyla ilgili olarak TRT hakkında savcılığa suç duyurusunda bulundu. Eğer
bir dava açılması mümkün olabilirse, bu ülkemizde kamu görevlilerinin hesap verilebilirliği hakkında önemli bir adım olabilir.
YSK’nın en sonunda devreye girerek, TRT’ye, Erdoğan’ın 1 saat 48 dakika süren adaylık konuşmasını tam 7 defa yayınladığı için ‘uyarı’ cezası verdiğine tanık olduk.
YSK’nın
30 Mart
2014
yerel seçimleri sırasında da propaganda kurallarını ihlâl ettiği gerekçesiyle
TRT’ye uyarı cezası verdiğini hatırlarsak,
bu ‘uyarı’ cezalarının ne derece etkili olduğunun da ayrıca tartışılması gerekmekte. öte yandan yine 30 Mart seçimlerinde TRT’ye uyarı cezası
verilirken aynı sebeple
Samanyolu Haber kanalındaki bazı programların yayının 8 kez durdurulduğunu da hatırlamak gerek.

Kampanya finansmanı: Bir ilk daha!
Türkiye’de seçim kampanyalarının finansmanı ilk kez cumhurbaşkanlığı seçimleriyle yasalaşmış bulunuyor. Uluslararası Şeffaflık Derneği
“Şeffaf Olan Kazansın”kampanyasıyla adaylara bir çağrı yaparak, kampanya finansmanlarını seçimlerden önce kamuoyuyla paylaşmalarını istedi.
Kanuna göre tüm bağışların seçimlerden 10 gün sonra YSK’ya bildirilmesi gerekiyor, YSK da hesapları bir ay içinde denetleyecek. Ancak Türkiye’de alışık olduğumuz üzere, bu uygulama halka açıklama zorunluluğunu kapsamıyor. Seçim kampanyalarının finansal bilgileri 171 ülkeden 105’inde kamuya açık durumda iken, Türkiye’nin yine evrensel standartların gerisinde kalarak, dünyanın karanlık bölgelerde yer aldığını görüyoruz.
Cumhurbaşkanı adaylarından Demirtaş, kampanyasına yapılan bağışları açıklamada öncü bir rol oynadı, takiben diğer adaylar da zaman zaman kendilerine yapılan bağışları kamuoyuyla paylaştılar. Seçim sürecinde, Recep Tayyip Erdogan’a 55,260. 770TL, Ekmeleddin İhsanoglu’na 8,500. 000 TL ve Selahattin Demirtaş’a 1,213. 000TL toplam bağış yapıldığı belirtildi.
Şeffaflık ve hesap verebilirlik için sadece yapılan bağış miktarlarının değil, esas olarak bağışçı detayları ve kampanya harcamalarının kamuoyuyla paylaşılması gerekir. Her ne kadar Türkiye’deki uygulama bu kuralın çok gerisinde olsa da, Uluslararası Şeffaflık Derneği tarafından yapılan sokak röportajları şeffaflık konusunda halktan yükselen bir talep olduğunu ortaya koyuyor.

Halkın sivil denetiminin bu şekilde bertaraf edildiği bir ortamda, kampanya finansmanının takibi sadece devletin denetimine bırakılmış durumda. Gazetelere,
kanunu dolanmak için yapılan çeşitli usulsüzlük haberleri yansıdı;
bir kişinin yapabileceği 9. 082 TL bağış sınırını aşmak için işyerinde çalıştırdığı kişiler adına adaylardan birine bağış yapan Çanakkale’deki işveren bunlara sadece bir örnek. Bu gibi usulsüzlüklerin denetimi ve kanun hükümlerine uyulup uyulmadığının takibi, ancak YSK denetiminden sonra belli olacak. YSK’nın kapasitesi, daha önce bu şekilde bir yetki ve tecrübesinin bulunmaması gibi hususları dikkate alınca, denetimin hakkıyla yapılıp yapılamayacağı konusunda haklı bazı soru işaretleri bulunuyor.
Bağımsız seçim gözlemcileri ve yine YSK
Seçimlerde uluslararası gözlemciler bulunmasına rağmen, Türkiye’deki
yasal çerçeve
bağımsız yerel gözlemcilerin seçimi izlemesine izin vermiyor. Mevzuatta açık bir yasak olmamasına rağmen YSK,
sadece
her siyasi partiden bir gözlemcinin ve bağımsız adayların gözlem yapabileceğini belirtiyor ve bu sebeple Eşit Hakları İzleme Derneği ve İnsan Hakları Derneği gibi sivil toplum kuruluşlarının başvurularını istikrarlı bir şekilde reddediyor. Bu kuruluşlar tarafından, temel hak ihlali sebebiyle
Anayasa Mahkemesi’ne başvuru imkanı bulunsa da, yakın bir tarihte Anayasa Mahkemesi’nin seçimlere ilişkin başka bir başvuruyu
YSK kararlarının nihai olduğunu belirterek
reddettiğini biliyoruz.

AGİT’in önceki yıllardaki eleştirilerine rağmen, YSK’nın bu konudaki kararı cumhurbaşkanlığı seçimleri sırasında da değişmedi. Gürcistan’dan Vietnam’a, Endonezya’dan Güney Afrika’ya birçok ülke seçimlerin özgürce izlenmesi için bağımsız gözlemcilere izin verirken, Türkiye yine böyle çağdışı bir uygulama ile dikkat çekiyor.
YSK’nın yerel gözlemcilere ilişkin bu kararı,
30 Mart
yerel seçimleri sırasında ortaya çıkarak seçim günü usulsüzlüklerini izleyen Oy ve ötesi, Sandık Başındayız ve Türkiye’nin Oyları gibi sivil girişimlerin
çalışmalarını da doğrudan etkiliyor. Bu karar yüzünden,
seçim gözlemciliği yapan bu sivil girişimlerin
gözlemci kartı alabilmek ve tutanağın imzalı bir kopyasını edinebilmek için siyasi partilerle işbirliği yapması zorunlu hale geliyor, ki
bu durum
siyasi partilerden bağımsız olması gereken seçim izleme süreci açısından önemli bir engeldir.
Ya bundan sonrası?
53 milyon kayıtlı seçmenin %74’ünün sandığa gittiği bu
seçim bize neler söyledi?
Milyonlarca seçmenin sandığa gitmemesi, yukarıda belirtilen nedenlerden dolayı seçime kayıtsızlık ve sisteme güvensizliğin bir işareti olarak da nitelenebilir mi?
Cumhurbaşkanlığı seçimlerine ilişkin kesin değerlendirmeler için, AGİT ve PACE gibi uluslararası gözlemcilerin sonuç raporlarını ve YSK denetiminin sonucunu bekliyor olsak da, bu süreçte ciddi noksanlar olduğunu söylemek için erken sayılmaz.
Türkiye’nin şeffaflık ve demokratik gelişimine dair serüveni devam ediyor. Evrensel standartların gerisinde kalan mevzuat, kurumların kapasitesi ve özerkliği, etkin denetimin eksikliği gibi ‘hayatın gerçeklerini’ kabul ettiğimizde, sade vatandaşlar ve sivil toplum olarak, bu süreçte şeffaflık talebinde ısrarcı olmaktan başka yol yok gibi görünüyor!
29. 08. 2014 – T24