YUSUF GÜRCÜSU: İKLİM DEĞİŞİMİ, SU KANUNU VE IŞID’ (12. 08. 2014)

187

Son günlerde kuraklıkla birlikte hortum ve etkili sağanak yağışlarla boğuşmaktayız. Bilim insanları Türkiye’nin artık tropikal bir iklime doğru evrildiğinin tespitlerini yapmaktalar. Gelecekte bu durumun daha da büyüyeceği ve beraberinde tüm yıl boyu kuraklığın artarak yaşanacağı günler bizleri bekliyor. Sağanak şeklinde yağan yağmurların doğal yaşam döngüsüne olumlu anlamda hiçbir katkısı olmamaktadır. Artık kar yağışının giderek azalması, yağmurların stabil ve uzun süreli yağmasının kesilmesi ve bu nedenle toprağın altında ki yeraltı sularının beslenememesi ve tükenmesiyle birlikte susuzluğun had safhaya ulaşacağı ve bu nedenlerle yoğun göçlerin yaşanacağı yakın gelecek gerçeği ile karşı karşıyayız.

İsviçreli insan hakları savunucusu ve mülteci hukuku üzerine yıllar boyu çalışma yürütmüş olan Walter Kalin iklim değişiklikleri sonucu ortaya çıkacak olan mültecilik sorununa dair tespitlerde bulunup çalışmalar yürütmüş. Tespitlerinde Hidrometeorolojik afetler (yani seller, kasırgalar, tayfunlar, siklonlar, toprak kaymaları) devletler tarafından insanların yaşaması için riskli ve tehlikeli bölge olarak kabul edilen bölgeler, çevrenin bozulması ve yavaş yavaş yaklaşan afetler (örneğin suya erişimin azalması, çölleşme, tekrarlayan su baskınları, kıyıya yakın tatlı su kaynaklarına tuzlu suyun karışması, küçük ada devletlerinin sular altında kalma olasılığı gibi sorunların artarak yaşanacağı ve bu nedenle iklim değişikliklerinden etkilenen insanlara mültecilik statüsünün tanınmasına dönük BM nezdinde girişimlerde bulunmuş ancak kabul görmemiş. İleri kapitalist ülkeler genel olarak mülteciliğe sıcak bakmazken ve bu durumu sınırlandırıp, daraltma planları içindeyken Yeni Zelanda’da bir mahkemenin verdiği karar “iklim mülteciliği” kavramını literatüre sokmuş durumda. Birleşmiş Milletler Yüksek Komiserliği 1 yıl içinde doğal afetlerden dolayı 36 milyon kişinin göç etmek zorunda kaldığını ifade etmesine rağmen ve Y. Zelanda’da mülteci olarak kabul edilen aile gibi milyonlarca insanında aynı durumda olduğunu bile bile mültecilik meselesinde adım atmaması anlaşılır bulunamaz. 20-30 yıl içinde özellikle bölgemizde emperyalist kapitalist saldırıların son bulmaması ve bu topraklardan defedilip, ekolojik bir yaşama ulaşamama koşullarında çok yoğun göçlerin yaşanması kaçınılmaz bir sonuç olacaktır.

Su kanunu

Geçtiğimiz günlerde Orman ve Su Bakanı Eroğlu açıklamalarda bulundu ve su kanunu hazırlığının tamamen bittiğini ve yakında meclis gündemine taşınacağını açıkladı. Bakanlığın sitesinde yapılan açıklama şöyle, “Su kaynaklarının sürdürülebilir şekilde korunması, kullanılması, iyileştirilmesi, geliştirilmesi maksadıyla havza bazında yönetimi ve planlı bir tahsis yönetimini esas alan ve suyun miktar ve kalite açısından etkin yönetimine temel teşkil edecek kapsamlı ‘Su Kanunu Taslağı’
hazırlanmış ve kurum görüşlerine açılmıştır”. Yasanın maddelerine yönelik düşüncelerimizi daha önceki yazılarımızda ele almıştık. Yukarıda kurulan cümle ile birlikte yasanın içeriğini incelediğimizde suların doğadan çalınarak kontrol altına alınıp, ticari değeri yüksek bir meta haline getirilerek, kapitalist üretim süreçlerinde kullanılmak amacıyla suya el konmak istendiğini görebiliyoruz.

Suyun ‘uluslararası ilişkilerdeki yani kapitalizmin sudan muradını şu alıntıya bakarak anlayabiliriz, “AB Komisyonu 6 Ekim 2004 tarihli Etki Değerlendirme çalışması’nda Orta Doğu’da su önümüzdeki yıllarda giderek artan biçimde stratejik bir konu haline geleceği ve Türkiye’nin AB’ye katılımıyla beraber su kaynakları ve altyapılarının (Fırat ve Dicle nehirleri havzaları üzerindeki barajlar ve sulama sistemleri ile İsrail ve komşu ülkeler arasında su alanında sınır ötesi işbirliği) uluslararası yönetiminin AB için önemli bir mesele haline gelmesi beklenebilir” yaklaşımı yer almaktaydı. AB ile yürütülen katılım görüşmelerinde ki çevre faslı, Fırat ve Dicle nehirlerinin AB ile birlikte yönetilme kararı üzerinden açılmıştı. Uzun yıllardır bizlerin çok fazla farkında olmadığımız ancak emperyalist kapitalist sistemin üretim ve birikim süreçlerinin en önemli ihtiyacı olan suyu kontrol ederek kendisini
“sürdürülebilir”
halde tutmanın hesaplarını yapmaktadırlar.

IŞİD ve İsrail

Ortadoğu’da mazlum halklar inanılmaz bir vahşilik içinde katliamlara maruz kalmaktadır. ABD, yıllar boyu uyguladığı katliamları artık kendi elleriyle büyütüp beslediği maşaları ile sürdürmektedir. ABD’nin IŞİD’i bombalaması bir oyundan ve IŞİD’e sınırlarını gösterme hamlesinden başkaca bir şey değildir. İsrail’in ikibini aşkın Filistinliyi katletmesi ve bu katliamın aralıklarla sürmesi ile IŞİD’in bölgede gerçekleştirdiği onbinlerce vahşi katliam bir paralellik içindedir. Aynı satranç oyunun birer piyonlarıdırlar. Asırlardır bölge halklarına kan kusturan muktedirler bugün farklı olsa da aynı amaçla yani halkları boyunduruk altında tutmak için bu saldırıları gerçekleştirmektedirler. Hedefleri, önceleri toprak ve köle, sonrasında ise petrol ve bugün ise petrol ve “su”.
Petrol için her türlü zulmü halklara ve doğaya reva gördüklerini biliyoruz, ancak suya hâkim olmak artık daha önemli ve stratejik bir hedef. İsrail’in Filistin topraklarında kontrol ettiği en önemli şey su kaynaklarıdır. IŞİD’i ABD dışında destekleyen bazı ülkelere bakınca bunu daha da iyi anlayabiliyoruz. Bu ülkeler Suudi Arabistan ve Katar. Bölgede ki petrol için IŞİD’İ desteklemediklerini kendi petrol varlıklarına ve ABD’nin bölgede ki petrol üzerine yürüttüğü politikalara bakılınca anlaşılabilir. Kürdistan bölgesi dışında bir tek Bağdat bölgesinde petrol var ve ABD, IŞİD’e buralara bulaşmaması gerektiğini uçak saldırısıyla gösterdi.

Arabistan ve Katar yetersiz olan suyla ilgili sorunlarını çözmek amacıyla bölge sularını kontrol edip taşınır kılınarak kendilerince çözüm üretmek istiyorlar. IŞİD’in işgal ettiği bölgelerin izini sürdüğümüzde Fırat nehri ve bu nehrin üzerinde kurulu bulunan barajları kontrol altına aldıkları görülebilir. Suya sahip olma hedefleri, mazlum halkların suya duyduğu ihtiyacı karşılamak amacıyla değil, kirli üretimlerini sürdürebilmek için suya sahip olmak istiyorlar. Bu nedenle insanlık dışı vahşi saldırılarla halklara korku salıp bölgede hâkimiyet kurmaya çalışıyorlar. ABD ve Türkiye ise en büyük destekçileri.

Sonuç

Bilim adamlarının tespitleri ve açıklamaları ile yaşadıklarımız, iklim değişikliğiyle birlikte nasıl bir yaşamla karşı karşıya kalacağımız ve bu durumun susuzluk ve açlık gibi sonuçlarının yakın gelecekte yaşanacak olması bir gerçekliktir. AKP hükümetinin çıkardığı su kanunu ve AB’nin yıllar önce ortaya koyduğu perspektif suya hâkim olma politikalarını açıkça göstermektedir. Tüm bunların üzerinden Ortadoğu’da yaşanan süreci okuduğumuzda bir yanıyla ismi konulmamış “su savaş”ıyla karşı karşıya olduğumuzu düşünebiliriz.

Emperyalist kapitalizmin suyu tamamen kontrol etmesiyle birlikte milyonlarca insan susuzluk ve açlık nedeniyle ölecek ya da şanslı olanlar göç edip batının kent varoşlarında ucuz köle olarak varlıklarını sürdürmeye çalışacaklar. Doğada yaşayan binlerce canlının ise hızla soyu tükenecek. Bugün Filistin halkının ve Kürt halkının mücadelesi, insanlık adına ve doğada yaşayan binlerce canlı adına sürdürülen bir mücadele özelliği taşımaktadır. Bu nedenle saldırıya uğrayan halkların yanında olmamız kaçamayacağımız bir sorumluluk ve “insan” olmanın en temel göstergesi olacaktır.

Emperyalizmin ve yerli işbirlikçilerinin orta doğudan kovulmasıyla veya yıkılmalarıyla halklar asla su sorunu yaşamayacaktır. Halkların birbiriyle paylaşamayacağı hiçbir şey yoktur. Petrol kuyularını betonla ve kazıkla kapatmak ve doğal yaşamı ekolojik üretim biçimiyle sürdürmek insanlık ve doğada yaşayan binlerce canlının geleceğe dönük asıl ihtiyacıdır.
12. 08. 2014 – öZGüR GüNDEM