HAYRİ KOZANOĞLU: ŞAKÜLÜ KAYAN TOPLUM (24. 06. 2014)

176

Üünlü sosyolog Immanuel Wallerstein İŞİD’in Musul’u aldıktan sonra Bağdat’a doğru yürüyüşünü devam ettirmesinin Ortadoğu’da yeni jeopolitik mevzilenmelere yol açabileceği öngörüsünde bulunuyor. Uzun süredir bölgede jeopolitik egemenlik için rekabet içinde bulunan Suudi Arabistan ve İran’ın IŞİD tehdidi karşısında hem kendi devletlerinin göreceli istikrarı, hem de bölgenin güvenliği açısından bir ittifaka girebileceklerini düşünüyor.
Wallerstein’a göre, her iki ülkede de “liberalleşme” talep eden şehirli orta sınıflarla, geleneksel İslam’ın daha katı uygulanmasına baş koymuş muhafazakar unsurlar arasında iç gerilim sürüyor. Fakat IŞİD belası her iki ülkede de, her iki kutbun yelkenleri indirmesine yol açabilir. Hem Riyad’ın hem Tahran’ın türedi oyuncu Katar’dan yaka silkmesi, en azından Filistin davasının arkasında duruyor görünmesi, Afganistan’daki çatışma ortamından tedirgin olması yakınlaşma ihtimalini artırıyor. Wallerstein bu fırsatı, Richard Nixon ile Mao Zedung arasındaki tarihi uzlaşmaya benzetiyor.
önemli bir kültür, bilim, sanat merkezi olarak çoktan tarihteki yerini almış Bağdat’ın ilkel bir örgüt niteliğindeki IŞİD’in hedefinde bulunması gerçekten insanın tüylerini ürpertiyor. Gerçi Bağdat’ın kuruluşunda “fitne” bulunduğu, Sünni halife Mansur’un Dicle’nin iki yakasına yayılan bu şehre yerleşirken elini Şii kanına buladığı hatırlatılıyor. Ama unutmayalım, Riyad demeyelim ama Tahran gibi, Beyrut gibi, Şam-Halep gibi, Bağdat’ın da din-mezhep çatışmalarıyla belirlenmeyen, seküler bir geçmişi, bir “öteki tarihi” de var. Wallerstein’in umut ettiği İran-Suudi Arabistan uzlaşması belki bölgede akan kanın geçici olarak durmasını sağlar ama, kalıcı bir barışı getiremez. çünkü tüm referanslarını “ilahi hakikatlere” dayandıran iki rejim de uzun vadede bölge halklarına ne hoşgörü, uzlaşıya dayalı bir kültürel iklim; ne de sınıfsal, toplumsal sorunlara adil bir çözüm sunamaz.
Iraklı Sami Ramadani, İngiliz Guardian gazetesindeki 16 Haziran tarihli köşe yazısında, ülkesinin laik geçmişini hatırlatıyor. Ramadani’ye göre 70’lere kadar Irak’ın neredeyse tüm politik örgütleri sekülerdi ve tüm dinlerden, inançlardan, inançsızlardan insanları bünyelerinde barındırıyordu. Ayrım çizgileri büyük ölçüde toplumsal sınıflara ve politik farklılıklara dayanıyordu. Dini partilerin boy vermesi, Saddam’ın Baas partisi dışındaki bütün politik yapıları zalimce ezmesinin bir sonucuydu. Böylelikle ibadet yerleri politik propaganda ve örgütlenme merkezleri haline geldiler (ne kadar bildik bir süreç ne yazık ki!).
Yaygın kanının aksine, Baas partisinin kurucularının çoğu Şii’ydi. Buna karşın Şiilerin çoğunlukta bulunduğu Güney Irak’ın ve Bağdat’ın yoksul mahallelerinin sosyal dışlanmasından tedirginlik duymuyorlardı. Kürtlere ve Arap olmayan unsurlara karşı da ayrımcılık uygulanıyordu.
Irak’ın 1940’lardan 60’lara en kitlesel örgütü, 1934’te tüm dini ve etnik yapılardan aktivistlerce kurulan Irak Komünist Partisi’ydi. Irak Kürdistan’ında bile en güçlü yapı onlardı. Bu 1973’te çoğu üyesinin arzusu hilafına, liderliğin inisiyatifiyle Saddam rejimine iltihak etmelerine kadar sürdü. 2003’te ABD güdümündeki Irak Yönetim Konseyi’ne katılmasıyla partinin varlık nedeni de ortadan kalkmış oldu.
Ramadani, Kürt halkına karşı özellikle Saddam döneminde sürdürülen etnik savaşların da hiçbir zaman Irak halkı tarafından desteklenmediğinin altını çiziyor. Irak’ta farklı kesimlerin hoşgörü içerisinde bir arada yaşayabildiğine örnek olarak da, Bağdat’ta yaşayan 1 milyon civarında Kürt’ün hiçbir zaman etnik şiddete maruz kalmadığına dikkat çekiyor. Basra’da yüzde 20 civarında Sünni yaşarken, Sünni çoğunluğa sahip Samarra’da ise en kutsal iki Şii tapınağı bulunuyor.
ABD öncülüğündeki işgal güçleri 2003’te ülkeye girer girmez tüm etnik ve mezhep gerginliklerini kaşımaya başlıyor. ABD’nin “böl ve yönet” stratejisi, politik temelde değil, din, etnisite, mezhep üzerine kurulu örgütleri teşvik ediyor ve bugünkü Irak tablosu şekilleniyor.
IŞİD’in Musul işgaliyle gelinen durum ortada. Irak üçe bölünürse, her parçada mezhepçi ve şovenist yönetimler ortaya çıkacak. Ramadani bundan kazançlı çıkacakların ise, petrol şirketleri, silah tüccarları ve savaş ağaları olacağını düşünüyor.
Türkiye’de en vahim etnik ve mezhepsel kışkırtmalar bizzat AKP hükümeti ve RTE tarafından yapılsa da, Irak’ın hazin durumuyla paralellik kurmak pek kolay görünmüyor. Halbuki Irak’ın yakın tarihini bir süzgeçten geçirmek, ne yazık ki tehlikenin o kadar da uzakta bulunmadığının ayırdına varmak için uyarı olabilir.
Ergin Yıldızoğlu, 23 Haziran’da Cumhuriyet gazetesindeki yazısını şöyle bitiriyor:İroni şurada ki “ılımlı İslam’dan beklenenlerin hemen hepsini yerine getirmeye uygun, dinlerin, mezheplerin çatışmadan bir arada yaşamasına olanak veren bir düzen AKP öncesinde Türkiye’de vardı. Bu düzenin sorunu laiklik değildi, ekonomik düzenin adaletsizliği, bireysel hak ve özgürlüklerin yetersizliğiydi. Siyasal İslam laikliği hedef alırken sol/liberal entelenjansiyanın salakları bunu demokratikleşme sandılar… Şimdi muhalefetin bile dini ölçülere göre şekillenmeye başladığı bir noktaya geldik. “Kötü Sonsuz”da debelenmeye devam…
Analize katıldığımı söyledikten sonra, belki bir adım öteye götürmekte yarar olabilir. Bir kez siyasette kendinize güveninizi yitirirseniz, dilinizden devrimciliği düşürmeseniz bile; toplumsal yenilenmenin imkansızlığı, yaşamı değiştirmenin beyhudeliği varsayımları üzerine oturan, “epistemik muhafazakarlık’la malul olabilirsiniz. Diğer bir deyişle, bir toplumun “şakülü kayarsa” bundan sosyalistler dahi nasibini alır.
Bana sorarsanız ‘çatı adayı’ vakası oldukça basit:Abdullah Gül olmadı Ekmeleddin İhsanoğlu verelim. AKP olmadı CHP-MHP verelim.
Bunları söylemek bizi kurtarmaz; bir önceki tartışmayı somuta indirgersek, Ekmeleddin İhsanoğlu’nun adaylığı içimize sinmedi, kabul. Peki önümüze Mehmet Bekaroğlu veya İhsan Eliaçık gibi yine temel referansı İslamiyet olan başka bir aday çıksaydı, refleks gösterebilecek takatimiz kalmış mıydı?
24. 06. 2014 – BİRGÜN