ERKAN AYDOĞANOĞLU: TÜRK-İŞ NEREYE? – 05 09 2013

241

Türk-İş, tarihinin en çalkantılı dönemlerinden birisini yaşıyor.

İşçi haklarına yönelik en yoğun saldırıların yaşandığı, tarihin en kapsamlı saldırgan politikaların hayata geçirildiği son 11 yıl içinde, işçilerin çıkarlarını savunmaktan çok Hükümetin ve patronların istek ve beklentilerine göre hareket eden Türk-İş’te bir süredir devam eden tartışmalar sonrasında, Hükümete yakın bir isim olarak bilinen Mustafa Kumlu istifa etti ve yerine Başbakan’ın yakın arkadaşı olduğu belirtilen Ergün Atalay geçti. Aralık 2011’de yapılan son genel kurulda gerçek üye sayılarından çok, ödenen aidat hesabı ile şişirilen üye sayıları ve delege hesabıyla seçilen bir yönetimin ne kadar meşru olduğu bugüne kadar çok tartışıldı. Ancak asıl sorun mevcut yönetimin Aralık 2015’e kadar Türk-İş’i yönetecek olma ihtimali. Bu durum, başta Sendikal Güç Birliği Platformu (SGBP) üyesi sendikalar olmak üzere, sanırız Türk-İş’e bağlı sendikaların büyük bölümünü şimdiden yeterince tedirgin etmeye başlamış olmalı.

Bugüne kadar yaptıklarını yapacaklarının teminatı olarak kabul edersek, mevcut Türk-İş yönetiminin Hükümetin emek düşmanı politika ve uygulamalarına karşı “sosyal diyalog” mekanizması içinde tarihsel rolünü en iyi şekilde oynayacağını şimdiden söyleyebiliriz. Türk-İş, 1952 yılında Türkiye’nin ilk işçi konfederasyonu olarak, 1940’lı ve 50’li yıllarda hızla gelişen ve yaygınlaşan yerel sendikaların hareket alanını sınırlamak ve sendikaları denetim altına almak amacıyla kuruldu. Özellikle 1970’li yıllardan itibaren, her dönem Türkiye’nin “en büyük” konfederasyonu olmakla övünürken, söz konusu “büyüklük” hiçbir zaman “niteleme sıfatı” olmaktan öteye gidemedi. Türkiye’nin ilk işçi konfederasyonu, işçilerin hak ve çıkarlarını kazanmak ve korumak için mücadele eden bir işçi örgütü olmaktan çok, devletin işçiler içindeki “temsilcisi” ya da “uzantısı” olarak görüldü ve birkaç istisna hariç her dönem bu amaçla kullanılmak istendi.

Türk-İş’in genellikle işçilerin sınıf örgütü olarak hareket etmek yerine, dönem dönem işçi sınıfının çıkarlarıyla taban tabana zıt tutum ve davranışlar içine girmesi, sürekli tartışılan ve eleştirilen bir örgüt olmasını beraberinde getirdi. Özellikle kuruluş ve gelişme dönemlerinde, devlet kurumlarında örgütlü olmasının da etkisiyle, işçiler arasında resmi ideolojinin temsilcisi olma özelliğini sürekli korudu. İşçi sınıfının çıkarları için mücadele etmek yerine, tüm çerçevesini sermayenin çizdiği “sosyal diyalog” ya da başka adlar altında gerçekleştirilen “iş birliği” biçimlerinin işçi haklarını getirdiği notla ortada.

Kıdem tazminatlarının fiilen ortadan kaldırılması ve kiralık işçilik uygulaması gibi kritik uygulamaların gündemde olduğu bir ortamda yapılan yönetim değişikliğini tesadüf olarak görmek elbette mümkün değil. Türk-İş’in içinde bulunduğu mevcut durum, Türk-İş’e bağlı sendikaların, özellikle SGBP’nin sorumluluğunu artırıyor. Ancak bu sorumluluk sadece yazılı açıklamalar yaparak, sadece Türk-İş yönetimini eleştirerek değil, SGBP’nin ilk kurulduğu dönemde söylenen ve gerçekten heyecan yaratan sözlerin ve iddiaların gereğini yerine getirmekle mümkün.

Yaşanan tüm olumsuzluklara karşın, gerek Türk-İş, gerekse sendikal hareket için elbette her şey bitmiş değil. Emek hareketinin geleceğinden endişe eden bütün sendikalar kısa zamanda toparlanıp, somut bir mücadele programı ortaya koymak zorunda. Bütün bunlar yapılırken sadece genel merkezler düzeyinde kalmayıp, yerellerde ortak sendikal platformlar oluşturmak, bunun için bir taraftan ortak toplantılar, işçi kurultayları yapılırken, diğer taraftan yaşanacak saldırılara karşı tüm işçi ve emekçilere yönelik, onları ortak mücadeleye çağıran her türlü çalışma üzerinden yoğun bir hazırlık yapmaları gerekiyor.

05.09.2013 – EVRENSEL