SENDİKAMIZIN 4. DÖNEM 2. MERKEZ TEMSİLCİLER KURULU TOPLANTISI ANKARA’DA YAPILDI…

211

” ‘0’ ‘5’


‘5’ ‘267″>
]Sendikamızın 4. Dönem 2. Merkez Temsilciler Kurulu Toplantısı, 9-10-11 Eylül 2009 tarihlerinde, aşağıdakı gündem başlıklarıyla Ankara’da yapılmıştır.
Gündemler:
1- Açılış, Çalışma Koşulları ve Meslek Hastalıkları Konulu Sunum.
2- Geçmiş Sürecin Değerlendirilmesi,
a) Siyasi ve sendikal süreç değerlendirmesi,
b) Örgütlenme ve eğitim faaliyetleri,
c) Eylem ve etkinlikler,
d) Toplu iş sözleşmesi sürecinin değerlendirilmesi,
e) Baskı, sürgün ve soruşturmalar.
3- Önümüzdeki Sürecin ve İşkolumuzdaki Gelişmelerin Değerlendirilmesi ile Mücadele Programımızın Oluşturulması,
4- Üye Sayısı 4007ün Altında olan Şubelerimizin Durumlarının Değerlendirilmesi,
5- Yönetmeliklerin Görüşülmesi
a) Merkez Denetleme Kurulu Yönetmeliği Taslağı,
b) Merkez Disiplin Kurulu Yönetmeliği Taslağı,
c) Büro Yönetmeliği Taslağı,
d) Eğitim, Basın Yayın ve Dış İlişkiler Yönetmeliği Taslağı.
” ‘0’ ‘5’

‘5″>
]Süreç Değerlendirmesi
Dünya çapında enerji kaynaklarının her geçen gün azalması; işsizlik, yoksulluk ve açlık sorunun gelişmiş-azgelişmiş tüm dünya ülkelerinde öncelikli sorunlar olarak öne çıkmaya başlaması, bir taraftan yeni savaşlar ve işgallerin işaretlerini verirken, diğer taraftan bir dünya sistemi olan kapitalizmin kendi sonunu nasıl hazırladığını göstermektedir. Bu gerçeği gören emperyalist-kapitalist ülkeler, yaşanan kriz sürecinin de etkisiyle yeni saldırı planları yapmakta, gündeme getirdikleri yasal ya da fiili düzenlemelerle emeğin ve emekçilerin kazanılmış haklarını elinden almak için yoğun bir çaba içine girmektedirler.
AKP hükümeti, geçtiğimiz yedi yıl içinde yaptığı yasal değişiklikler ve fiili uygulamalarla Türkiye’yi sermaye ve tekeller için ‘dikensiz gül bahçesi’ haline getirme yolunda önemli adımlar atmıştır. Öyle ki, Cumhuriyet tarihi boyunca hiçbir hükümet, AKP hükümeti kadar sermaye çevrelerine ‘kıyak’ yapmamış, emekçilerin haklarına karşı bu kadar saldırgan bir tutum içine girmemiştir. IMF, Dünya Bankası ve Avrupa Birliğinin istek ve beklentileri doğrultusunda peş peşe yapılan değişiklikler, işçi ve emekçilerin çalışma ve yaşama koşullarını daha da zorlaştırmış, işsizlik, yoksulluk ve açlık ülkenin sürekli büyüyen sorunları haline gelmiştir.
Krizin etkileri azalmak bir yana giderek ağırlaşıyor
Öncesini bir tarafa bırakırsak, Türkiye’de 24 Ocak 1980 kararlarından bu yana yaşanan ekonomik, sosyal ve siyasal gelişmeler, sermaye ve onun temsilcileri açısından sürekli büyümeyi ve gelişmeyi ifade ederken; emekçiler ve onların kazanılmış hakları açısından ciddi geriye gidişlerin yaşanması anlamına gelmiştir. Bu noktadan bakıldığında Türkiye’nin, sermaye için cennet, işçi ve emekçiler için tam anlamıyla cehennem haline getirildiği söylenebilir. Eylül 2008’den bu yana Türkiye’de etkisini gösteren kriz süreci emekçilerin içinde bulunduğu cehennem hayatının uzunca bir süre daha devam edeceğini göstermektedir.
Krizin emekçi sınıflar üzerindeki etkileri giderek ağırlaşmaktadır. Temmuz 2009 itibariyle tasfiye olunacak kredi kartı borcu 3,6 milyar TL’ye, bireysel krediler de 3,1 milyar TL’ye ulaşmıştır. Ocak 2009 başından bu yana tasfiye olunacak kredi kartlarının oranı yüzde 52 artarken bireysel kredilerde bu rakam yüzde 68’i aşmıştır. Bu rakamlar da gösteriyor ki borç yükü altında ezilen aileler, ciddi bir ödeme güçlüğü yaşamaktadır. Bireysel kredilerin hane halkı tüketim harcamaları içindeki payı yüzde 12,7’lere ulaşmış durumdadır. Borçlu ailelerin üzerindeki en büyük korku ise işsizliktir. TÜİK’in Nisan 2009 verilerine göre işsizlik oranı geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 9,9’dan yüzde 14,9 düzeyine ulaşmıştır. Resmi işsiz sayısı bile 2,3 milyondan 3,6 milyona ulaşmışken, özellikle kentlerdeki işsizlik rakamları korkutucu boyutlara ulaşmış durumdadır. Her ne kadar işsizlik oranı yüzde 14,9 görünse de tarım dışı işsizlik oranını ve işsizlik tanımı gereği sayılmayan işsizleri hesaba kattığımızda Türkiye’de işsizlik oranının %30’a yaklaştığını söylemek mümkündür.
Ekonomik kriz, işsizlik ve yoksullukla birlikte emekçi ailelerini her yönden etkilemeye devam etmektedir. İşten atılan, evine icra gelen, kirasını ödeyemediği için dışarı atılan emekçi ailelerinden gelen intihar ve cinnet haberlerinin ardı arkası kesilmemektedir. Krizin yıkıcı etkileri her geçen gün ağırlaşırken, emekçilerin sırtındaki yük gün geçtikçe ağırlaşmaktadır.
AKP hükümeti, yıllardır uyguladığı piyasalaştırma ve özelleştirme politikalarıyla emekçilerin en temel hakları olan çalışma ve insanca yaşam hakkını tehlikeye atmıştır. Bugüne kadar benimsenen piyasacı politikalar sonucunda okullar ve hastaneler başta olmak üzere kamu hizmetleri yürüten kurumlar birer ticarethane, hastalar, öğrenciler, velileri ve kamu hizmetinden yararlan tüm yurttaşlar ise birer müşteri haline gelmiştir. Çocuk işçiliğinin yasaklanması ve onlara devlet güvencesi sağlamak yerine, hem işsiz sayısı artmış hem de kadın ve çocuklar güvencesiz işlerde daha fazla çalışmak zorunda bırakılmıştır.
Siyasi İktidar, kapitalist krizi önlemek adına 5 paket açıklamış, bu paketlerde işsizlik fonu başta olmak üzere, işçi ve emekçilerin birikimleri ve hazine olanakları (halktan toplanan vergiler) sermaye kesimlerine transfer edilmektedir. Ücretlerin seviyesi düşürülmekte, işten atma ve kısmi çalışma dayatılmakta, eğitim ve sağlık harcamaları sürekli kısıtlanmaktadır. Sırada kıdem tazminatları ve emeklilik ikramiyelerinin tasfiyesi vardır.
Krizin etkilerini arttırdığı ilk günden bu yana emekçi aileleri geçimlerini sağlayabilmek için kredi kartlarına yüklenmiş, milyonlarca işçi kredi kartı mağduru haline gelmiştir. Tüm bunlar yetmezmiş gibi, emekçi ailelerinin bütçesinde önemli bir yer tutmaya başlayan elektrik, doğal gaz, su, ulaşım, telefon faturaları kriz döneminde tahammül edilemez boyutlara ulaşmıştır.
Krizin etkilerini en yoğun hisseden kesim olan emekçilerin ailelerinin korunması için öncelikle onların ekonomik olarak desteklenmesi gerekmektedir. Bunun için öncelikle kriz nedeniyle işsizlik sorunuyla boğuşan aileler olmak üzere, tüm emekçilerin sırtındaki yüklerin bir bölümü, kamu harcamaları yoluyla devlet tarafından karşılanmalıdır. Temel tüketim maddelerinden dolaylı vergiler kaldırılmalı, servet vergisi düzenlenmelidir.
” ‘0’ ‘5’

‘5″>
]Güncel Siyasal Gelişmeler
12 Eylül 1980 darbesinden bu yana ülke gündemini meşgul eden demokratikleşme sorunu hala çözülebilmiş değildir. Ülke demokrasisi ilerlemek bir yana, sürekli olarak gerilemekte, çıkarılan yasalar ve yapılan değişikliklerle toplumun mücadeleci kesimleri kuşatılmak, sindirilmek istenmektedir.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün, ‘İyi şeyler olacak’ diye, hükümetin ‘Kürt açılımı’nın işaretini vermesinin üstünden beş ay geçmiş, bu beş ay içinde baskınlar, gözaltılar ve içlerinde KESK ve KESK’e bağlı sendikaların yönetici ve üyelerinin de bulunduğu tutuklamalar gibi anti demokratik uygulamaların ardı arkası kesilmemiştir. Ancak son bir aydır sanki bunların hiçbiri yaşanmamış gibi hükümet; açıkça ‘Kürt açılımı’ndan söz etmeye; sorunun demokratik çözümü için herkesi göreve çağırmaya başlamıştır.
86 yıldır ‘tabu’ olarak kabul edilen konuların bugün her yönüyle tartışmaya açılmış olması, ırkçı-şovenist kesimlerin aksi yöndeki tüm çaba ve girişimlerine rağmen olumlu bir gelişme olarak kabul edilmelidir. Bu durum, Türkiye’nin emek ve demokrasi güçleri tarafından iyi değerlendirilirse sorunun çözümünü devletten beklemek yerine Kürt, Türk ve farklı kökenden halklar Türkiye’nin demokratikleşmesi mücadelesine aktif olarak katılırlarsa sürecin gerçek anlamda bir demokratikleşme ile sonuçlanması mümkündür. ‘Sorunu AKP’nin çözeceği’ beklentisinin boşuna olduğu, ‘kırmızı çizgiler’in ortaya konulmasıyla açığa çıkmıştır.
Demokrasi güçleri için çözüm, halklar arasında barış ve kardeşlik duygularının güçlendirilmesi demokrasinin gelişmesi, Türkiye’nin bağımsız, demokratik, özgürlükçü ve Kürdüyle Türküyle, Lazıyla, Çerkeziyle birleşmiş bir ülke olmasıyla mümkündür. Çünkü yıllardır dile getirilen Kürt sorununun demokratik çözümü ancak şekilsel değil, gerçek anlamda demokratik bir Türkiye yolunda atılacak adımlarla, halkların kendi kaderlerini kendilerinin belirleme koşullarının oluşturulması ile güvenceye alınabilir.
Türkiye hâlâ darbe yasalarıyla yönetilen, düşünceyi ifade ve örgütlenme özgürlüğünün olmadığı, karakolda ve sokakta işkencenin, gözaltında ölümlerin devam ettiği, taş attığı için Terörle Mücadele Yasası kapsamında ağır hapis cezalarına çarptırılan çocukların hapiste tutulduğu, basit hastalıkları gerekçe gösterilerek Ergenekon sanığı tutuklu generaller serbest bırakılırken, Güler Zere gibi kanser hastası çok sayıda tutuklunun, bilimdışı Adli Tıp raporlarıyla tedavileri engellenerek ölüme terkedilmeye çalışıldığı bir ülke olmanın utancını yaşamaktadır.
Bu nedenle öncelikle 12 Eylül hukukuna ve onun yarattığı sonuçlara son verilmeli, sadece ‘sivil’ değil demokratik ve özgürlükleri güvence altına alan bir anayasa hazırlanmalıdır. Yurttaşların demokratik temel hak ve özgürlüklerinin korunması, ekonomik ve sosyal ihtiyaçlarının giderilmesi devletin anayasal sorumluluğu olmalıdır.
KESK’e Yönelik Saldırılar
Son dönemde yaşanan çok sayıda gelişme, Türkiye’de her alanda bir korku toplumu yaratılmak istendiğinin işaretlerini vermeye başlamıştır. Bu durumun sendikal alandaki son yansıması konfederasyonumuz KESK’e ve bağlı sendikalara yönelik olarak gerçekleştirilen baskı, tehdit ve sindirme politikaları olmuştur.
KESK ve bağlı sendikalar, kurulduğu günden bu yana sürdürdüğü fiili-meşru mücadele ile kendisini kanıtlamıştır. Kamu emekçilerinin ekonomik, sosyal, özlük ve demokratik haklarını koruma ve geliştirme mücadelesinde en ön saflarda KESK’e bağlı sendikalar yer almıştır. Sendikalarımız ülkemizde yaşanan her türlü emek ve emekçi karşıtı gelişme ve girişimin karşısında ilkelerinden ve savunduğu değerlerden taviz vermeden dik durmayı başarmış, bu özelliği nedeniyle sık sık hükümetlerin hedefi haline gelmiştir.
Konfederasyonumuza yönelik baskılar SES MYK üyesi Meryem ÖZSÖĞÜT’ün tutuklanması ile başlamış, İstanbul, Sivas, Ankara, Diyarbakır’daki Eğitim-Sen üyelerinin tutuklanması ile devam ettirilmiştir. SES Genel Başkanı Bedriye YORGUN, DİVES Genel Başkanı Lokman ÖZDEMİR’in işten atılmaları, Haber-Sen MYK Üyesi Osman KÖSE’nin açığa alınması ve son olarak içlerinde İzmir Gümrük İşyeri Temsilcimiz Meryem ÇAĞ’ın da bulunduğu 21 KESK üyesinin tutuklanması, KESK’e yönelik baskıların artarak devam edeceğini göstermektedir. SES MYK Üyesi Meryem ÖZSÖĞÜT, DİVES Genel Başkanı Lokman ÖZDEMİR, Haber-Sen MYK Üyesi Osman KÖSE açtıkları davaları kazanarak, görevlerine geri dönmüşlerdir.
Yıllardır sürdürdüğümüz kararlı ve tutarlı tutum, dönem dönem çeşitli tehdit ve baskılarla karşı karşıya kalmamıza neden olmuştur. Bugün yaşanan baskı ve sindirme politikaları, geçmişte yaşanan benzer girişimlerden farklı değildir. Gerek yaşanan gözaltı ve tutuklamaların gerekçesi ve gerekse aramalar esnasında arkadaşlarımızı teşhir ve rencide edici haberler yapılması, ortada somut hiçbir delil yokken peşinen suçlayıcı tutumlar gösterilmesi dikkat çekicidir. Benzer bir şekilde yazılı ve görüntülü medyanın ‘tek ses’ olarak KESK’i yıpratıcı ve karalayıcı ifadeler kullanmış olması da üzerinde düşünülmesi gereken bir durumdur.
KESK’i hedef haline getirmek isteyenler, bugüne kadar yürüttüğümüz mücadeleden rahatsız olanlar, KESK’i zayıflatarak kendi siyasal-ideolojik amaçlarına ulaşmak isteyenlerdir. KESK’i ve bağlı sendikaları hedef haline getirmek isteyenler, bizlerin demokratik, aydınlık ve gerçek anlamda laik bir Türkiye için yürüttüğümüz mücadeleden rahatsız olanlardır.
Bugüne kadar sendikalarımıza ve yürüttüğümüz mücadeleye yönelik çok sayıda saldırı yaşanmış, örgütsel birliğimizi bozmak için gerçek dışı iddia ve iftiralar atılmıştır. Son yaşanan olay bunlardan sadece birisidir ve öncekilerde olduğu gibi yalanlar ve gerçekler er geç ortaya çıkacaktır.
Büro Emekçileri ve İşkolumuzda Yaşanan Sorunlar
Kamu emekçilerinin toplu Sözleşme sürecinde, birçok temel tüketim maddesine yaptığı zamların çok gerisinde kalan bir maaş artış oranında ısrar etmesi, AKP’nin bir sermaye iktidarı olduğunun en açık göstergelerinden biri olmuştur. Sermaye çevrelerini korumak, için vergi ve stopaj indirimleri, lüks tüketim maddelerinden KDV ve ÖTV indirimleri, teşvik paketleri geliştirilirken, kamu emekçilerine sefalet dayatılmaktadır.
Büro Emekçileri de tüm emekçiler gibi, yoksulluk sınırının altında bir ücretle, kredi kartlarıyla yaşamını sürdürmektedir. İşkolumuzda işyerlerinde giderek artan işyükü, ağır çalışma koşulları, düşük ve adaletsiz ücret, performans TKY uygulamalarıyla emekçiler üzerindeki baskı ve denetim mekanizmasının yarattığı tahribat ve iş stresi; insanca çalışma koşulları için mücadeleyi zorunlu kılmaktadır. Kuşkusuz tüm bu gelişmeler konusunda emekçilerin ve kadrolarımızın fikri bir aydınlanmaya da ihtiyacı olduğu ortadır. Sermaye çevrelerinin yönelimleri yeniden yapılanma stratejileri doğrultusunda yeni biçimler alarak gelişmektedir.
Gelir İdaresi Başkanlığı’nın kurulması ile esasen, devlet gelirlerinin IMF’ye teslim edilmesi ve ‘duyun-u umumiye’ dönüş hayata geçirilirken, IMF’yi bu haliyle memnun etmeyen şekillenmeyi değiştirmek için yeni yeni tasarılar hazırlanarak farklı yapılanma modelleri tartışmaya açılmıştır. Denetim birimlerinin tek çatı altında birleştirilmesi, Bölge Müdürlüklerinin oluşturulması, Gelir İdaresinin bağımsız bir Müsteşarlık haline getirilmesi gibi pek çok konu tartışılmakta ve yeni bir değişiklik planlanmaktadır. Söz konusu taslaklar kamuoyu ile paylaşılmadığı gibi Sendikamızla da paylaşılmamıştır. Bu yeniden yapılanmanın esasını ‘duyun-u umumiye’ ve çalışma yaşamında yeni denetim mekanizması olarak bilinin Performans Yönetiminin hayata geçirilmesi oluşturacaktır. Bu yönleriyle sendikamız açısından yeniden bir mücadele alanı olacaktır.
Sosyal Güvenlik Kurumunda yeni Sosyal Güvenlik Merkezleri ile Sağlık Sosyal Güvenlik Merkezleri kurulması ile pek çok üyemizin bu yeni birimlerde görevlendirmeleri gündeme gelmekte, Performans Esaslı Yönetimin hayata geçirilmesi ve emekçiler üzerinde denetim kurmak için Turnike uygulaması merkezi olarak hayata geçirilmeye başlanmıştır.
Hükümetin Demokratik Açılım adı altında gündeme getirdiği Yargı Reformu yargı emekçilerinin taleplerini içermediği gibi, yargı emekçilerinin ekonomik ve özlük haklarının iyileştirilmesi gibi bir düzenlemeye de yer vermemektedir. Yargı Reformu, HSYK’in oluşumu ve Anayasa Mahkemesinin görevlerinin yeniden belirlenmesini ve UYAP projesinin yaygınlaştırılmasını hedeflemektedir. Yargı emekçilerinin en öncelikli taleplerinden olan 3717 sayılı yasa çerçevesinde ödenmekte olan havuz paralarının Anayasa Mahkemesinin iptal kararı sonrasında yeni bir düzenleme yapılmayarak ortadan kaldırılması olarak öne çıkmıştır. Ancak Sendikamızın kararlı tutumu ve çeşitli düzeylerde gerçekleştirdiği girişimlerle bu durum engellenmiş olup, yeni bir düzenleme yapılması gündemde bulunmaktadır.
Sivil Savunma Genel Müdürlüğü, kamunun yeniden yapılandırılması çerçevesinde İl Özel İdarelerine devredilmiş ve buralarda çalışan personelin il özel idaresi kadrolarına geçişi ile ilgili çalışmalar başlatılmıştır.
Önümüzdeki süreçte, performans esaslı yönetim modelinin Temmuz ayında çıkarılan yönetmelik ile tüm kamu kurumlarında uygulanmaya başlaması gündeme gelecektir. Bu nedenle Performans Yönetimi ilgili bilgilendirme çalışmalarının hızlandırılması ve mücadelenin örgütlenmesi gerekmektedir.
Bir bütün olarak Büro Emekçileri açısından yeniden yapılanmanın yarattığı sorunlar, kadrolaşma, ücret adaletsizlikleri, çalışma ortamlarından kaynaklı sorunlar, yemek, servis ve kreş talepleri, kesintisiz hizmet, zorunlu mesai, taahhütname gibi performans yönetimi uygulamaları, idari baskılar dönemsel olarak öne çıkan sorunlardandır.
Önümüzdeki Süreç
Gerek krizin emekçiler açısından tahrip edici sonuçları ile her geçen gün ağırlaşan çalışma koşulları, esnek ve kuralsız çalışma, düşük ücret politikaları ve gerekse, demokratikleşme ve sosyal haklar konusunda sendikamızın önümüzdeki süreci güçlü ve etkili bir şekilde örmesi büyük önem taşımaktadır. Özellikle geçtiğimiz süreç içinde işkolumuzda yaşanan sorunlar ve talepler için gerçekleştirdiğimiz eylem ve mücadele hattını ilerletmeli ve iyi değerlendirmeliyiz. Sendikal çalışmalarımızı işyerlerine yoğunlaştırmalı ve ciddi bir örgütlenme çabasına yönelmeliyiz. Bunun için hepimizin önümüzdeki dönemde çok yoğun çalışmalar yapması gerekmektedir. Çalışmalarımız sırasında birleştirici ve işyerlerindeki herkesi karar süreçlerine katıcı tarz esas alınmalıdır.
Kazanılmış haklarımızın elimizden alınmasına yönelik uygulamalara ve işkolumuzda yaşanan sorunların çözümü için mücadeleyi örgütlememiz gerekmektedir. Mücadele deneyimlerimiz göstermektedir ki, tüm bu saldırılar birleşik bir mücadele hattı ile geri püskürtülebilir. Bu nedenle önümüzdeki dönem mücadelemizi hem tek tek işyerlerimizde hem de diğer emek ve demokrasi güçleri ile ortaklaştırabilmenin olanaklarını yaratmalıyız. Yerel düzeyde ortak mücadele platformlarının oluşturulması ve geliştirilmesi, var olanların güçlendirilerek daha aktif bir konuma getirilmesi önemlidir. Sendikamız mücadele gücünü yasalardan değil, sınıf mücadelesinin birikim ve deneyimlerinden ve örgütlü gücünden aldığı ölçüde, saldırılara karşı güçlü karşı koyuşlar gerçekleştirebilecektir.
 

MERKEZ YÖNETİM KURULU