Türkiye’nin çarpık ekonomik ve sosyal yapısının, emekçileri ve yoksulları korumak bir yana, sürekli yeni işsizler ve yoksullar üreten dinamiklere sahip olduğu açık biçimde görülüyor.

Türkiye’de yoksulların ya da yoksullaşma riskiyle karşı karşıya olan toplum kesimlerinin büyük ölçüde çalışmaya ve ücret gelirine bağımlı olmaları, ücret ya da gelirleri kesintiye uğradığında tamamen çaresiz hale gelmelerine neden oluyor.

Kovid-19 salgınından en çok ekonomik krizlerle boğuşan emekçi sınıflar ve yoksul kesimler etkilenirken, derinleşen eşitsizlikler, gerek çalışanlar gerekse işsizler arasındaki yoksulluk riskini belirgin şekilde arttırdı. Salgın nedeniyle yaşanan ekonomik daralmanın en şiddetli yansımaları işsizlik ve buna bağlı gelir kayıpları üzerinden ortaya çıktı. Emekçi sınıfların yaşadığı iş ve gelir kayıpları çok daha fazla olurken toplam gelirden aldıkları pay azaldı. Salgın sürecinde milyoner sayısının artışında görüldüğü gibi, gelir dağılımı zengin sınıfları daha da zenginleştiren, emekçi sınıfları daha da yoksullaştıran keskin bir dengesizlik yarattı.

İktidar özellikle elektrik, doğal gaz, akaryakıt zamları ile maliyet enflasyonunu körüklerken, enflasyonun altında ücret artışları üzerinden talep enflasyonunu bastırmaya çalışıyor. Üretici ve tüketici enflasyonu arasındaki fark açıldıkça hem hayat pahalılığı, hem de kitlesel yoksullaşma riski artıyor.

Bütün eksikliklerine rağmen kısa çalışma ödeneği ve ücretsiz izne çıkartılanlara ödenen nakdi ücret desteğinin yaşanan gelir kaybının olumsuz etkilerini sınırlandıran bir etkisi vardı. 1 Temmuz itibariyle bu özelliğin ortadan kalkmasıyla birlikte kitlesel işten çıkarma haberleri peş peşe gelmeye başladı. Gelen işten çıkarma haberlerine bakılırsa resmi işsizlik rakamlarının önümüzdeki aylarda belirgin bir sıçrama yapması kaçınılmaz görünüyor.

1 Temmuz’da başlatılan tam normalleşme adımlarıyla birlikte elektrik (yüzde 15) ve doğal gaza (yüzde 12) gelen zamlar maliyet enflasyonunu ciddi oranda arttıracak. Diğer taraftan düşük oranlı ücret/maaş zamlarına mahkum edilen işçi ve emekçilerin cebindeki üç kuruşun daha da değersizleşmesi ve satın alma gücünün azalması daha geniş kesimleri yoksul hale getirecek.

İktidarın yüksek oranlı zamlarla maliyet enflasyonunu arttırırken, talep enflasyonunu baskı altında almaya çalışması çelişki gibi görünse de, yoksullaştırma politikasının somut bir sonucu olarak karşımıza çıkıyor.

Salgın sürecinde çalışma yaşamı yoksullaşmanın öncelikli alanlarından birisi halinde geldi. Düzensiz ve güvencesiz çalışma emekçilerin önemli bölümünü etkisi altına aldı. İşçi sınıfının içinde giderek büyüyen güvencesiz çalışanlar iş ve gelir kayıplarına daha sık ve daha yoğun olarak maruz kalmaya başladılar. İktidarın bilinçli politikaları sonucunda gelirsiz kalan milyonlar borçlanarak yaşamlarını sürdürmeye çalışırken gelecek yılları adeta ipotek altına alındı.

Kriz ve salgın nedeniyle yaşanan işyeri kapanmaları ve kağıt üstünde yasak olmasına rağmen işten çıkarmalar nedeniyle işsizliğe bağlı gelir kayıpları arttı. İşçilerin büyük bölümü ücretini tam alamadığından kredi ve kredi kartı borçları artmaya devam etti. Kira, faturalar, kredi kartı borcu, tüketici ve konut kredilerinin ödenmesinde güçlük yaşandı ve çok sayıda emekçi ailesi borcunu ödeyemediği için icra takibine düştü.

Sınıf içi ve sınıflar arasındaki eşitsizlik biçimlerini birlikte değerlendirdiğimizde ekonomik kriz ile iç içe geçen salgın sürecinin yıkıcı etkilerinin en az birkaç yıl daha sürmesi bekleniyor. İktidarın izlediği yoksullaştırma politikalarının devam etmesi halinde özellikle emekçi sınıflar açısından durumun çok daha vahim hale gelmesi kaçınılmaz görünüyor.

08.07.2021 – EVRENSEL