NİLGÜN TUNÇCAN ONGAN: ‘İŞÇİLERİN DİLİ DE GÖZYAŞLARI DA BİRDİR’ (05. 12. 2015)

82

Yazının başlığı direnişteki Munzur Su işçilerinden birine ait. Geçtiğimiz hafta sonu yapılan DİSK/Gıda- İş Genel Kurulunda söyledi. Farklı kültürlere mensup olduklarının altını çizdikten sonra “ama” diyerek ekledi; “İşçilerin dili de, gözyaşları da birdir. “
Gıda-İş Genel Kurulundan birkaç gün sonra da Türk-İş’in Genel Kurulu başladı. Her iki genel kurulun birbirinin peşi sıra gelmesi ise sendikal faaliyeti yozlaştırıp bir mücadele alanı olmaktan çıkartan başlıca sorunların, farklı biçimlerde de olsa, bir arada ifade edilebilmesi bakımından son derece yararlı oldu.

Sorunların ifade ediliş biçimi farklıydı. çünkü Gıda-İş kongresi sınıfın ve sendikacılığın tüm sorunlarının tartışıldığı bir işçi kürsüsü mahiyetinde gerçekleşirken, Türk-İş Genel Kurulunun açılışı ise devlet-sendika ilişkilerindeki deformasyonu ortaya koyan bir örnek olay niteliğindeydi.

Gıda-İş’in çalışma raporunda “Sendikaların mücadeleci temelde yeniden inşası” sorunu işçi hareketi ve sendikal hareketin temel sorunu olarak belirlenmişti. İşçilerin patronlar kadar sendika bürokrasisine karşı da mücadele etmeleri gereği vurgulanıyor, yönetim ve mali işlerde işçi denetiminin önemine dikkat çekiliyordu.
Kürsüyü bir an olsun boş bırakmayan işçilerin de ortak vurgusu ‘mücadele’ idi.

örneğin direnen Divan işçilerinden biri, açtığı her iki davayı da kazanmış olduğu halde mücadeleye devam edeceği mesajını verdi: “Bundan böyle işçi mücadelesinde önde olmaya karar verdim ve tüm işçi arkadaşlarımı da bekliyorum. “
Bir Danone işçisi ise “çocuğumuzun rızkını kimseye vermek istemiyorsak, bunun yolu örgütlü mücadele” diyordu.
Patron tarafından Hak-İş’e üye olmaya zorlandıklarını anlatan Biskot işçilerinden biri direnmekte kararlı olduğunu şu sözlerle ifade ediyordu: “İş yerinde 40 kişi kaldık. Bir ağırlık oluşturamıyoruz ama ben vazgeçmem. Siz de vazgeçmeyin. Aç kalmazsınız. “
Bir başka Biskot işçisi ise “Patronun ne diyeceğinden bize ne. Biz işçiyiz” diyordu.
üstelik işçilerin gündemi sadece sendikal hak ihlalleri, uzun çalışma süreleri, ödenmeyen ikramiyeler ya da ağır çalışma koşullarıyla da sınırlı değildi. İşçiler arasındaki rekabetin sakıncalarından sendikal barajlara, sömürünün boyutlarından sınıf dayanışmasının önemine kadar pek çok konu tartışıldı genel kurulda. Aynı iş kolunda ancak bir başka sendikada örgütlü olan IFF işçilerinin mücadelesi selamlandı.

Melodi çikolatadan bir işçinin “Biz en fazlasını yapıyoruz ama patron en fazlasını kazanıyor” sözleri ise sömürünün, sömürülenlerin ağzından ne kadar yalın bir dille ifade edilebildiğinin en güzel örneklerinden biriydi.
Gıda- İş Genel Kurulunda ön plana çıkan bu sınıf mücadelesi ve dayanışma vurgusuna karşılık Türk-İş kongre salonunda ise “rica” ve “teşekkür” anlayışının hakim olduğu görüldü. İşçilerin sesi olması gereken kürsüde sendika yöneticileri siyasileri övüyor, siyasiler ise beğenmedikleri sendikal anlayışları “fırçalıyordu”. Diğer tarafta işçilerin gözyaşlarının bir olduğu söylenirken, burada “yerli ve milli” sendikacılık vurgusu yapılıyordu.

Bir de siyaset meselesi var tabii. Gıda-İş Genel Kurulunda, sınıf mücadelesinin bir gereği olarak, sınıf kardeşliği ve enternasyonal dayanışmanın geliştirilmesi yanında sendikal demokrasi mücadelesinin siyasal demokrasi mücadelesi ile birleştirilmesi de karar altına alındı. Tahir Elçi’nin katledilmesi kınandı, tutuklu gazetecilere selam gönderildi.

Buna karşılık sendikaların ideolojik yaklaşım içinde olmalarını ve siyasallaşmalarını eleştiren “siyasetler üstü sendikacılık” anlayışının temsilcileri ise “Dik dur, eğilme” sloganları atıyordu.

Bu tablo sendikaların sınıf siyaseti yapmaları önündeki tek alternatifin burjuva siyasetine eklemlenmek olduğunu bir kez daha teyit etti. “Sendikalar siyaset yapmasın” derken murat edilenin ise aslında egemen siyasetin desteklenmesi olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi.
05. 12. 2015 – EVRENSEL