ASLI AYDIN: ÖLÜM İŞİN DEĞİL DÜZENİN FITRATINDA VAR (11. 09. 2014)

196

Hatırlanacağı üzere AKP’nin 2011 seçimlerinde özel bir vurgusuydu “çılgın projeler”. O günlerde seçim kampanyasında önemli bir propaganda malzemesi olarak kullanılan bu “projelere” “çılgın” niteliğinin eklenmesi ile gerek sermaye kesimi gerekse de toplum nezdinde “bugüne kadar kimsenin yapmaya cesaret edemediklerinin hayata geçirileceği” mesajı veriliyordu. Sözümüz ona Karadeniz ile Marmara denizini birbirine bağlayacak, yeni boğaz açacak, İstanbul’un içine yeni yeni şehircikler kuracak, yollar, köprüler açılacaktı.
Hızlıca düğmeye basıldı, İstanbul başta olmak üzere büyük kentleri özellikle hedef alan, tüm yurdun üzerine gölge gibi çöken projeler hayata geçirilmeye başlandı. Tüm ülke bir anda şantiyeye dönüştü. Yoksul semtler kentsel dönüşüm adı altında el değiştirdi; yıkılan mahallelerin yerine inşa edilen AVM eksenli yaşam tarzıyla bütünleşmiş “yeni yaşam alanlarından” mahalleli kent merkezleri dışına ihraç edildi. Yetmedi, daha fazla alan açmak için 2B, mütekabiliyet yasası gibi düzenlemelerle yasal yollar uygun hale getirilerek ormanlar müteahhitlere açıldı, doğal hayat ve içme suyu kaynakları yok edildi, Haydarpaşa, Emek gibi kültürel yapılar satılığa çıkarıldı, korular ateşe verilerek “yeni Türkiye’nin” sultanlarına tahsis edildi.
İnşaat sektörünün ekonominin lokomotifi olduğu, ekonomide talep üzerinden bir canlanma sağlandığı ve bu sayede ekonomik büyümeye katkı yapıldığına ilişkin tez, ne salt AKP’ye özgüdür, ne de yeni bir stratejidir. Neo-liberal-sağ muhafazakâr iktidarların buradaki hızlı sirkülasyonla ekonomik rant sağlama ve bu sayede buradaki kazanımlarını imar rantları ve ihale paylaşımları kanalıyla siyasi gücüne akıtma eğilimleri çok sık başvurulan bir politika tercihi, neoliberalizmin tipik sermaye birikim alanlarından biridir. Nitekim 1980 sonrası Türkiye’nin neoliberal dönüşüm sürecinde bu tercihlerin büyük rol oynadığını görürüz.
Velhasıl inşaat, AKP ekonomisinin tam anlamıyla lokomotifi oldu. Sanayisi kapitalizmin küresel işbölümünde merkezi üretimin taşeronu haline gelmiş bir ülkede, inşaatın lokomotif olarak harekete geçirdiği sektörler ancak dışa bağımlı, ithalat odaklı sektörler olmuş, ülkeyi daha borçlu hale getirmenin başat faktörlerinden birisi haline gelmiştir. Ülkeye döviz geliri değil, döviz kamburu getirmiş; toplumun-bugün Güney Avrupa ülkelerinde görüldüğü gibi-uzun yıllar bedelini ödemek zorunda kalacağı dışa borçluluğu pekiştirmiştir.
İnşaatın hayatımıza taşıdığı tüm bu oluşumların/dönüşümlerin yanında yaşamımıza en doğrudan dokunan ve can yakan etkisi de ucuz işgücünün çekim merkezi olarak konumlandırılması olmuştur. AKP’nin bir devlet politikası olarak inşaatı pohpohlaması, işsizlikle de mücadelenin bir aracı olarak kamuoyuna yutturulmaya çalışılmıştır. İktidar döneminde yüzde 14’lerin üzerine çıkmış bir işsizlik oranıyla prestij kaybetmek istemeyen AKP, inşaat alanıyla birlikte iş bulamayan milyonlarca kişiye en güvencesiz, en düşük ücretle çalışmayı işaret etmiştir. İktidara geldiği tarihten bu yana ülke genelinde düşüşe terk ettiği reel ücretler sonucu borç batağına sürüklediği milyonlara hayatta kalabilmenin yollarını en vahşi sömürü alanı haline getirilen inşaat şantiyelerinde aratmıştır.
Sömürünün vahşet boyutları, bugün Torunlar katliamı ile birlikte oldukça net ortadadır. Ancak ölümlerin bir sonuç olduğu ve bu sonuca varana dek bu alanda çalışan milyonlarca işçinin insanlık dışı koşullarda üç kuruşa çalıştırıldığı gerçeği de bir o kadar net ortada olmalıdır.
Torunlar İnşaat’ta yaşanan cinayetin ardından Cumhuriyet’ten Erk Acarer’e konuşan hayatta kalan bir işçinin şu sözleri taşeron çalışmayı da, acımasız emek sömürüsünün üzerinde yükselen ve AKP’nin gözbebeği olan rezidansların ardındaki hikâyeyi de özetlemeye yetiyor;
“Burada çalışanlar genelde 19-25 yaşlarında paraya muhtaç genç insanlar. 2 çocuğum daha var. Mecburen üniversiteye hazırlanan oğlumu da yanımda çalıştırıyorum. İş güvenliği yok, her şey teoride. İşbaşı yapmadan önce bir kâğıt imzalatıyorlar sadece. Asgari ücret alıyoruz. Taşeron firma maaşlarımızı geç öder ve anlamadığımız kesintiler yapar. çok düşük ücrete fazla mesai de yaptırırlar, hafta sonları da çalıştırırlar. çalışmayanı ise elinden işini almakla tehdit ederler. Bugün bile işbaşı yapabiliriz. İnşaat beklemez. 300 işçi için beklemediler 10 kişi için mi işi bırakırlar? Oğlum artık gelmeyecek. Ama ben çalışmaya devam etmek zorundayım. “
11. 09. 2014 – BİRGÜN