AZİZ ÇELİK: BETONLAR İŞÇİLERİ YEDİ! (09. 09. 2014)

203

Thomas More 500 yıl önce yazdığı ütopya’da (1516) yoksul köylülerin işledikleri kamu arazilerine koyun yetiştirmek amacıyla zengin çiftçiler ve aristokratlar tarafından el konulmasını ve köylülerin açlığa mahkum edilmelerini
“koyunlar insanları yedi”diye anlatır:
“Bütün İngiltere’yi saran koyun sürüleri. Başka yerlerde o kadar tatlı, o kadar
tok gözlü olan bu hayvanlar sizin memleketinizde öyle aç gözlü, öyle doymak bilmez olmuşlar ki insanları bile yiyorlar, kırları köyleri, evleri silip süpürüyorlar. Gerçekten, en ince, en değerli yünü çıkaran krallığınızın her yanında soylular, zenginler hatta pek sayın rahipler bile toprak için birbirine giriyorlar. (. . . ) Böyle doymak bilmez cimrinin biri binlerce dönümlük yeri kuşatıveriyor. İçindeki namuslu çiftçileri evinden çıkarıyor. “
16 ve 17. yüzyıllarda İngiltere’de
başlayan toprak çitleme hareketi, yoksul köylülerin kullandıkları kamu arazilerinin parlamento tarafından çıkarılan yasalarla büyük çiftçilere peşkeş çekilmesiydi. Kamu arazilerinin özel mülkiyete geçirilmesi ve etrafının çitle çevrilmesi sonucu bu toprakları kullanamayan veya kirasını ödeyemeyen yoksul köylüler kentlere göçmüş ve vahşi kapitalizmin ucuz işgücü deposu olmuştu. çitlenen topraklarda ise zengin çiftçiler koyun yetiştirerek yün üretmeye başlamıştı. “Koyunlar insanları yedi” ifadesi ilkel sermaye birikimin sembolü olarak da bilinir.
Thomas More’dan ve “büyük çitleme” hareketinden 500 yıl sonra Türkiye’de büyük kentlerin sınırlı yeşil arazileri hükümetlerin ve belediyelerin özel düzenlemeleriyle büyük müteahhitlere peşkeş çekiliyor. İmar planlarında ince ayarlar yapılıyor, ihaleler açılıyor ve gerekirse o ihalelere bile müdahale ediliyor. Kentin tarihi dokusu hiçe sayılıyor ve dudak uçuklatan kentsel rantlar “en çok müsaadeye mazhar” bir
kaç müteahhide altın tepside sunuluyor.
Muktedirler bu arazilerde inşa edilecek Firavunvari rezidansların temel atma
töreninde mutlaka boy gösteriyor. Bu boy gösterme patron için adeta bir dokunulmazlık zırhına dönüşüyor. Bu zırhla 30-40 katlı binalar için 24 saat, gece-gündüz çalışma izni bile alınıyor.
Akıl almaz kentsel rantlara konan müteahhitler her yanı betonlaşan kentin son yeşil arazilerini çirkin beton kulelerle doldururken, kırlarda yaşama imkanı kalmadığı için kente göçen ve üç kuruşluk ücretlerle inşaatlarında çalıştırdıkları yoksul işçileri öldürüyor.
Ancak bu müteahhitler pek narindir. ölen işçiler nedeniyle şirketlerinin itibarlarının zedelenmesinden pek üzüntü duyarlar. İtham edildiklerinde hemen incinirler. “Sektörel vaka” gibi yaratıcı bahaneler uydurur ve Charles Dickens’in hicvettiği 1850’ler İngiltere’sinin patronlarını aratmazlar:

“Emin olun, Coketown’lu fabrikatörler kadar narin bir porselen bulamazsınız. Onlardan çocuk işçileri okula yollamaları istenince hemen iflasın eşiğine gelirler. Fabrikalarını denetlemek için müfettişler atanınca iflas ederler. Müfettişler, makineleri ile insanları doğramaya pek hakları olmadığını söylediklerinde mahvolurlar. Bu kadar çok duman çıkarmak zorunda olmadıkları ihsas edildiğinde tümüyle yıkıma uğrarlar. “
O
kadar narindirler ki hükümet de onlara kıyamaz. Caydırıcı cezalar uygulamaz ve piyasayı ürkütmez. Sermaye birikimine halel gelmemesi “yeni” Türkiye’nin de en mühim umdesidir. Ve alçaklıkta sınır yoktur.
Bu çirkin binalarda işçileri yiyen çirkin adamlara değil, ölümlere karşı çıkanlara güç gösterilir. Devletin kolluk kuvvetleri o muhteşem çirkin rezidansların önüne siper olur ve itiraz edenlere gaz sıkar.
Muktedirler boğaz tokluğuna ölümüne çalışmaya mecbur ettikleri ve yaşama haklarını dahi koruyamadıkları binlerce, on binlerce işçinin ardından “bir Fatiha okuyalım” çağrısı yaparlar. Bu dünyalarını cehenneme çevirdikleri işçilere öbür dünyada cennet vadederler, şehitlik bahşederler. Temel atma törenlerinde boy gösterdikleri rezidansların inşaatlarında ölen işçilerin cenazelerine katılmaya ise mühim devlet işlerinden vakit bulamazlar. Yakınlarına telefon ediverirler.
More, ütopya’da şöyle
der:
“O toplum ki, kendini asıl yaşatan, çiftçinin, kömürcünün, arabacının, marangozun, işçinin dertleriyle kaygulanmaz, hiç birine acımaz. O toplum ki, insafsız bencilliği içinde, daha fazla iş, daha fazla çıkar sağlamak için, emekçi insanların gençlik gücünü kıyasıya harcar. . . Dahası var. Zenginler her gün yoksulların gündeliklerini kıstıkça kısarlar. Bunun için yalnız hilelere başvurmakla kalmaz, yasalar da çıkarırlar. Zenginler bu canavarlığı yasalar yoluyla bir adalet kılığına bürümüşlerdir. “
More, zenginlerin başvurdukları dolapların birer yasa olmasından yakınır. More’un 500 yıl önce yazdıkları bugün de ayniyle vaki. Patron eski başbakanın okul arkadaşı olmasaydı o arazi Torunlar şirketinin olur muydu? Deprem toplanma yerlerinden birine o ölüm kuleleri yapılabilir miydi? Yasalar yoluyla adalet kılığına bürünmüş canavarlık bu olsa gerek.
More 500 yıl önce topraklarından sürülerek açlığa, ölüme veya kentlerde ölümüne çalışmaya mahkum edilen yoksul köylüler için “koyunlar insanları yedi” demişti. More, altı saatlik çalışma günüyle eşitlikçi ve mutlu bir toplum hayali olan ütopya’yı yazmıştı.
500 yıl sonra gasp edilen kent topraklarında inşaatların işçileri yiyeceğini hayal etmemişti. Ütopya’dan 500 yıl sonra bir distopyaya dönüşen kapitalizmde bu kez koyunlar değil ama betonlar, rezidanslar, şantiyeler işçileri yemeye devam ediyor. Yine sermaye birikirken işçiler ölüyor. . .
09. 09. 2014 – T24