ADNAN BOSTANCIOĞLU: O NE YAPTIĞINI İYİ BİLİYOR (11.11.2013)

265

Bir çoğumuzun “bu kadarına da pes doğrusu” dediği… Haydi biz ve bizim gibilerden vazgeçtim, yeminli liberal destekçilerinin “bu kadar zırvayı ben bile tevil edemem” ya da “utanıyorum” tepkisi verdiği… Kendi partisi içinden muhtelif isimlerin durumu kurtarma çabası ile kırk takla attığı… Başbakan’ın son sözleri, esasen bilinçli bir politikanın gereği olarak ifade edildi. Yani Başbakan ne dediğini biliyor.

Sanırım bunun iki temel sebebi var.

* * *

Birincisi, Başbakan’ın bu tutumunun gerisinde inançları var. Recep Tayyip Erdoğan, başbakanlığının 11’inci yılında, esasen bir “ulu’l-emr” olduğuna tam olarak kanaat getirmiş durumda. Erdoğan’ın inancına göre, müslüman bir ülkede ulu’l-emr’e itaat, Allah’a ve Resulüne itaatten farksızdır; bu anlamda farzdır. Dolayısıyla, kendi kararları konusunda kuşku duymadığı gibi, bu kararlara karşı yükselen itirazları geçmişe göre çok daha büyük bir öfkeyle ve aşağılayıcı bir kibirle karşılamakta. Ülkenin müslüman ahalisinin yetki verdiği bir “emir”in kararlarının tartışılması, artık Başbakan için kabul edilebilirlik sınırlarının dışındadır. Üstelik bu kararları, helal-haram sınırlarını gözeterek vermektedir. Tevilci adamlarının “asparagas”, “mesele apartlar”, “terör yuvası” falan gibi vaziyeti kurtarma girişimleri beyhude; mesele birbirine nikah düşen kadın ve erkeğin aynı mekanı üstelik nikahsız olarak paylaşmalarıdır.

Başbakan’ın kabul etmediği, “haram” olarak gördüğü ve müdahale edeceğini söylediği şey tam da budur.

Herhalde anlaşılmıştır; biz sıradan fanilerin gördüğü ya da görmek istediği Türkiye ile kendine artık ilahi bir misyon biçen Başbakan’ın tasavvur ettiği Türkiye arasında büyük bir fark var. Türkiye artık devlet eliyle de olsa iyi-kötü laikliğin egemen olduğu bir ülke değil. Türkiye artık farklı düşüncelerin, inançların bir miktar itişseler de iyi-kötü bir arada yaşadığı asgari demokratik hassasiyetlerin geçerli olduğu bir ülke değil. Türkiye artık hükümete/devlete muhalefet etmenin hoş karşılanmadığı bir ülke bile değil; orayı geçtik, artık suç sayıldığı bir ülke. Türkiye artık hayat tarzları itibarıyla meşruluk-gayrımeşruluk sınırlarının (ki gerekirse bütün bunlar yasal düzeyde de yeniden düzenlenebilir; malum, millet yetki vermiş) bizzat Başbakan’ın inançları çerçevesinde belirlendiği bir ülke.

Haa, itiraz mı ediyorsunuz’

Güzel. O halde uyuşturucudan, fuhuştan ve terörden yanasınız!

Türkiye artık böyle bir ülke.

* * *

Gelelim meselenin ikinci boyutuna… Başbakan, sandığı hedef alan gayet bilinçli bir politika yürütüyor.

Önce şu soruya cevap verelim: Türkiye ahalisinin değerler kataloğunda “muhafazakar hayat tarzı” ile “demokrasi ve insan hakları” karşı karşıya getirildiğinde acaba hangisi galebe çalar’ Doğrusu ben emin değilim; ama öyle anlaşılıyor ki, Başbakan’a göre ilk seçenek diğerine baskın geliyor. Başbakan da yaklaşan üç seçim öncesinde siyasetini bu varsayım üzerinden temellendiriyor.

Bu, Türkiye’yi ortadan ikiye bölme siyaseti olarak da okunabilir. Dünya görüşünden hayat tarzına, dinle ilişkisinden kılık kıyafetine kadar hemen her alanda ülke nüfusunun en az yarısının “muhafazakarlık” temelinde kendi arkasına dizileceğini düşünen Erdoğan, ayrışma/ayrıştırma alanlarını bizzat kendisi belirlediği gibi, bu bölünmeyi kanırtacak bir dil ve tavrı da her fırsatta öne çıkartıyor. Hasılı, Erdoğan kendi siyasi geleceğini, giderek birbirine karşı tahammülü azalan ve düşmanlaşma eğilimleri güçlenen iki toplumsal öbeği geri dönüşü olmayacak biçimde “bölmek” siyaseti üzerine inşa ediyor.

İşe yarar mı’ Göreceğiz.

Ya ülkenin geleceği’ Türkiye’nin faşizme teslim olmayacağını umut etmek için yeterince sebebimiz ve tecrübemiz var.

‘11.11.2013 – BİRGÜN